
Ne zamandan beri insanlar gözlük kullanıyorlar?
Şüphesiz tarih boyunca tüm insanlarda görme kusuru olmuştur. 13.
Yüzyılda gözlük ortaya çıkıncaya kadar gerek doğuştan gerekse sonradan
göz bozukluğu olan insanlar, ömürlerini böyle geçirmeye, iş yapamamaya
hatta evden dışarı çıkamamaya mahkumdular.
Aslında gözlüğün ana malzemesi olan camın tarihi 4500 yıl evveline
kadar gidiyor. Antik dünya insanlarının optik hakkında bilgileri
olduğu, camın belirli bir formunun cisimleri büyüttüğünü fark ettikleri
biliniyor.
Halta milattan önce l000 yıllarına ait, büyüteç olarak kullanılmış cam
örneklerine Girit’teki kazılarda rastlanılmıştır. Ne var ki büyütecin
cam haline gelmesi çok zaman aldı. Gözlüğü ilk bulan kişinin kim olduğu
bilinmiyor. İnsanlık tarihinin büyük teşekkür borçlu olduğu, bu parlak
buluşu gerçekleştiren kişinin kim olduğu bütün araştırmalara rağmen
hala sırrını koruyor.
Bu kişinin 1250 veya 1280 yıllarında Venedik’te yaşamış olması büyük
bir olasılık, çünkü 13. Yüzyılda, Ortaçağda Venedik, İtalya’da cam
üretimiyle ünlü olan bir yerdi. İlk gözlüklerin mercekleri konveks,
yani dışbükeydi ve sadece yakını görme problemi olanların işlerine
yarıyordu. Uzağı görme sorunu olanların derdine çare olacak konkav
(içbükey) merceklerin üretilmesi için yüzyıl geçmesi gerekecekti.
Görüldüğü gibi gözlüğün tarih içindeki gelişmesi oldukça yavaştır.
Uzağı görme sorununu yani miyopluğu düzeltecek merceklerin ancak 15.
yüzyılda yapılabilmesinin sebebi o tarihlerde, gözlüğün daha çok yakını
okumaamaçlı kullanılması, uzağı görememenin o kadar önemsenmemesi ve
içbükey merceklerin imalinin daha zor ve pahalı olmalarıydı. Gözlük
icat edildikten ancak 350 yıl sonra düşmeden yüzün ortasına
tutturulabildi. Aslında bu gözlük tarihindeki en son ve önemli buluştu.
Edward Scarlett 1730′da Londra’da sabit gözlük sapını icat etti. Saplar
kafaya göre ayarlanabildiği için gözlük burun üzerine daha az ağırlık
yapıyor, düşme tehlikesi de önlenmiş oluyordu.
Ancak tüm bu yavaş gelişmeye karşın gözlüğün insanlığa hizmeti büyük
oldu, en azından onların yaşama bağlılıklarını arttırdı. Matbaanın
icadından, basılan kitap ve gazete sayısının artmasından sonra gözlük
lüks olmaktan çıkıp tam bir ihtiyaç oldu. 14. Yüzyıl ortalarında
İtalyanlar gözlük camlarına belki şekillerindeki benzerlikten dolayı
‘mercimek’ anlamında ‘lenticchie’ adını verdiler.
İngilizcesi de ‘lentis’ olan mercimek, yaklaşık iki yüzyıl gözlük
camı anlamında da kullanıldı. Günümüzde kullanılan ‘lens’ adının kökeni
de bu sebeple mercimeğe dayanıyor. İlk gözlükçü dükkanı 1783′de
Philadelphia’da açıldı. Francis Mc Allister dükkanında gözlükleri bir
sepetin içine yığıyor, müşteriler de bunları tek tek deneyerek
gözlerine uygun geleni alıyorlardı.
İlk güneş gözlüklerinin 1430′lu yıllarda Çinliler tarafından
kullanıldığını biliyor muydunuz? Ateşte dumanın isi ile kararttıkları
gözlükler görme kusurlarını düzeltmek için değildi. Sanılacağı gibi
Güneş’ten korunmak için de değildi.
Çinliler başta mahkemeler olmak üzere bir çok yerde gözleri
görünmesin, düşünceleri göz ifadelerinden belli olmasın diye bu koyu
renkli gözlükleri takıyorlardı. Daha sonraları İtalya’dan Çin’e
numaralı gözlükler de getirildi ama Çinliler onların da çoğunu iste
kararttılar .
2/12/2007 | Kategori:
Psikoloji
|
Yorum (yok) |
Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
PSİKOLOJİ EKOLLERİ
İŞLEVSELCİLİK
Yüzyılın
başında yapısalcılığa karşı bir tepki olarak doğan işlevselcilik, W.
James ve J. Dewey tarafından geliştirilmiş bir yaklaşımdır. Bu
yaklaşıma göre insan zihnini anlamak için, yapısından çok işlevine
bakmak gerekir; önemli olan insanın bilinçli deneyimleri ile
davranışları arasındaki ilişkiyi keşfetmektir.
Gerçekliğin
daha genel ve daha pragmatik bir anlayışını savunan işlevselcilik temel
postülasını Darwin'de bulmaktadır. Nasıl ki insanın fiziksel
özellikleri, onun idamesini ve çevreye uyumunu sağladıkları ölçüde
nesilden nesle geçiyorsa, bu durum insan bilinci için de geçerli
olmalıdır. Bu nedenle işlevselciler, zihinsel süreçlerin işlevsel ya da
uyumsal rolüyle ilgilenmişlerdir.Fonksiyonalistler, yapısalcıların
görüşlerine karşı çıktılar; onlara göre bilincin ne olduğundan çok, ne
için olduğunu bilmek önemlidir. Yani bilincin amacı ve işlevini bilmek
asıl amaç olmalıdır. Bunlara göre insan davranışlarını anlamak için
sadece bilinç olaylarını çözümlemek yoluyla incelemek yeterli değildir.
Bilinç incelenmelidir ama bunun yanında insanın çevresine uyumunda
yardımcı olacak, öğrenme gibi duyum davranışları da incelenmelidir.
İşlevselcilik davranışı, çevreye uyum süreci olarak tanımlamıştır. Bu
ekolün amacı algılama, düşünme, duygulanma gibi içsel eylemlerin,
hayatta karşılaşılan çeşitli problemlerin çözümlenmesine nasıl yardım
ettiğini açıklamaktır. İşlevselciler eyleme ve yararcılığa dönüktür.
Fonksiyoncular, yöntem olarak içgözlem ve gözlemi kullanmışlardır.
Davranışları özel olarak da öğrenmeyi açıklamaya çalışmışlardır. Hem
insan, hem de hayvan davranışları konusunda bilgi toplayarak
psikolojinin bilgi alanını genişletmişlerdir.
GESTALTÇI YAKLAŞIM
Geştalt teorisi, bir eşya
veya olayın anlamlandırılmasında, uyaran veya biçimlerin bütünsel
algısını vurgulayan görüş olarak tanımlanabilir. Yüzyılın başlarında
Almanya'da Wertheimer, Koffka ve Köhler tarafından geliştirilen bu
teori, yüzyılın başında psikolojiye hakim olan 'psikofizik'e (algı,
bellek ve benzeri psişik edimleri refleks, duyum ve imaj terimleriyle,
yani basit biyolojik olgularla açıklayan yaklaşım) bir tepki olarak
doğmuştur.
Psikoloji tarihinde Önemli bir yeri olan geştalt
teorisine göre, tüm zihinsel edimlerde anlam, durumun bütününün
algısından çıkar, eğer parçalara ayırarak, öğelere bölüp sonra
toplayarak yaklaşılırsa, anlam gözden kaçar. Bütün parçalarının
toplamından fazladır.
Bunun ilk örneklerinden biri XIX. yüzyıl
sonunda Ehrenfels tarafından verilmiştir. Eğer bir melodiyi
algılıyorsak ve tanıyorsak, bu, onu oluşturan notalardan her birini
öğrenip bellekte tuttuğumuzdan değil, notalar arası harmoniyi, melodiyi
veren yapıyı bellekte tuttuğumuzdandır.
Partisyonu bir başka
tonaliteye naklederek notaları değiştirebiliriz, ama melodi aynı kalır.
Melodinin algısı, notalarının ardışık algısı değildir, notaların
oluşturduğu orijinal bütünün algısıdır. Algılamak, bir biçimin, bir
geştaltın tanınmasıdır.
Bu yaklaşım, algı sorunlarının,
örneğin illüzyonların açıklanmasında ('doğru biçim' ihtiyacı, bazı
şekillere üçüncü boyut eklenmesine yol açmaktadır, vb.), doğal bir
bütünlüğün söz konusu olduğu ve her bir fonksiyonun bitişik
fonksiyonlarla birlikte ele alınması gereğinin duyulduğu alanlarda
(nöroloji, bellek, zeka, vb.) önemli bir uygulama alanı bulmuştur.
Gestalt psikolojisine göre parçaların bir bütünlük içinde anlam
kazanması önemlidir. Örneğin bir tablo, tuval, boya ve renklerin
toplamından çok daha farklı bir şeydir. Tek tek anlamı olmayan parçalar
bütünlük halinde anlam kazanır.
Geştalt teori, sosyal
psikoloji alanında Kurt Lewin'in etkisiyle ve Asch, Şerif, vb. öncü
sosyal psikologların çalışmalarıyla önemli bir yer kazanmıştır. Halen
'global algı - analitik algı' tartışmalarında güncelliğini
korumaktadır.
BİYOLOJİK YAKLAŞIM
| Buna
psikobiyolojik yaklaşım da denilebilir. ABD'li psikiyatr Adolf Meyer`in
öncülüğünü yaptığı Psikiyatri Okulu`nun yaklaşımıdır. Meyer, insanı
bütünselliği olan biyolojik bir birim olarak kabul eder. İnsan
davranışını anlayabilmek için psikoloji ve sosyolojiden yararlanmak
gerekir. Meyer'e göre zihinsel bozukluklar organik ve kalıtsal
etkenlerin karmaşıklaştırdığı gerçekçi olmayan beklentiler ve yanlış
alışkanlıkların sonucunda ortaya çıkar. |
DAVRANIŞSAL YAKLAŞIM
İnsan
zihninin işleyiş biçimini incelemek ilk başlarda psikolojinin temel
konusu olarak kabul edilmiştir .başlangıçta felsefenin yoğun etkisi
altında olan psikoloji bireyin düşünme ve anlama yetenekleri üzerinde
çalışmayı ön plana almıştır .içebakış yöntemini kullanan o devrin
psikologları düşüncenin yapısını anlamaya çalışıyordu .psikologların
çoğunun felsefe eğitimi almış olması ve psikolojik araştırma
becerilerinin olması içe bakış yönteminin düzensiz bir şekilde
kullanılmasına yol açtı.
Araştırmalarda elde edilen güvenilir
olmaktan uzak ve ne anlama geldiği belirsiz veriler psikologlar
arasında ciddiye alınmaya başlandı. Bu yüzden Amerikalı psikolog James
b. Watson 1920’lerde zihinde olup biten düşünce ve duygularla hiç
ilgilenmeden bireyin gözlenebilen davranışlarını incelemeyi amaçlayan
davranışsal yaklaşımı önerdi.
Davranışsal yaklaşım,bireyin
gözlenebilen ve dolayısıyla, ölçülebilen davranışlarını incelemeyi
psikolojinin tek bilimsel yöntemi olarak savunur. Bu görüşe göre
içebakış düşünce ve duygu gibi, deneğin kendisinden başka kimsenin
gözlemesine olanak vermeyen bir olgu içerdiğinden özneldi. Davranışsal
yöntem ise herkesin gözleyebildiği bir olgu içerdiğinden nesneldi.
Bilimsel yöntemin nesnelliği fizik, kimya, biyoloji gibi diğer bilim
dallarında oldukça yerleşmiş bir özellik olduğundan davranışsal
yöntemin nesnel olma özelliği onun bilimsel yöntemle eş anlamlı imiş
gibi algılanmasına yol açtı.
Davranışsal yaklaşım (U-D)
psikolojisi olarak da bilinir. Uyarıcının cinsi, şiddeti ve tekrarı ile
davranışın türü, kuvveti ve frekansı arasındaki ilişkiyi inceler.
Ayrıca, davranışı pekiştiren ödüllendirme koşullarını da ele alır.
Harvard Üniversitesi profesörlerinden B.F Skinner, bu konudaki
çalışmasıyla ün yapmıştır. Uyarıcı –davranış psikolojisi organizmanın
içinde olup biten biyolojik veya bilişsel süreçlerle ilgilenmesi amacı
çevredeki uyarıcı koşullarla ortaya çıkan davranış arasındaki ilişkiyi
incelemektir. Organizmanın içindeki süreçlerle ilgilenmediği için bu
yaklaşıma “boş organizma” yöntemi adını verenler de olmuştur. Öğrenme
süreci, çevredeki ödüllendirme koşullarıyla açıklanır. U-D yaklaşımı
gazete haberi olarak verilen Mehmetşah Demirtaş’ın karısını ve iki
çocuğunu öldürmesini, onun içinde yaşadığı çevrenin ödüllendirme
koşullarında arar. Mehmetşah belirli bir toplumda yetişmiş ve belirli
ödüllendirmelerle koşullandırılmıştır. Karısını ve çocuklarını öldürmek
onun içinde bulunduğu koşullar yönünden en ödüllendirici davranıştır.
Cezaevindeki dedikodu Mehmetşah’a karısının ne yaptığını bildiren kişi
veya kişilerin gözünde küçük düşmek bir erkek olarak yaşamının sonuna
kadar namusu lekeli olarak onursuzca yaşamak seçeneklerinin yanında
karısını öldürerek namusunu temizlemek Mehmetşah Demirtaş’ın içinde
bulunduğu koşullar içinde en ödüllendirici öğrenilmiş davranışlardır.
Basitleştirerek
özetlemeye çalıştığımız U-D psikolojisi, psikoloji biliminin
gelişiminde önemli bir basamağı oluşturur. Bir bilim olarak
üniversitelerde ve sosyal yaşamda psikolojinin yaygın olduğu Amerika
Birleşik Devletleri’nde U-D yaklaşımı 1930-1960 yılları arasında en
belirgin yaklaşım olmuş ve birçok araştırmanın temelini oluşturmuştur.
Daha sonraki yıllarda ise Avrupa’da daha kuramsal ve bilişsel süreçlere
ağırlık veren psikolojik yaklaşımların gelişmesiyle, etkisi
zayıflamıştır. Günümüzde psikologlar bilişsel süreçleri hesaba katmadan
yalnızca nesnel çevre koşullarıyla U-D yaklaşımı içinde, bireyin
davranışlarının açıklamanın olanaksız olduğunu düşünürler.
Bu
yöntemin insana uygulanması bilinç sorununu yeniden ortaya çıkarmayacak
mıydı? Bilinci bir yana olanaklı mıydı? Davranışçı devrim denen şeyin
yaratıcısı A.B.D’li Watson’un ilkin hayvan ruhbilimiyle uğraşmış olması
bu bakımdan ilginçtir. Watson’a göre ruhbilim insanların nesnel olarak
gözlenebilir davranışlarının incelenmesidir ve davranış kavramı da U-Y
(uyarı-yanıt) çifti kavramına indirgenmektedir. Ne tür olursa olsun bir
davranış belli bir anda çevreden gelen uyarılar topluluğu olan U’ ya
gösterilen tepkiler (kaslara ya da salgı bezlerine ilişkin)
topluluğundan, yani Y’ tan başka şey değildir. Düşünce bile dilsel
“davranıştan” belirtik ya da örtük “gırtlak-dudak” tepkilerinden başka
bir şey değildir. U ve Y, öznenin dışındaki gözlemleyici tarafından
saptanabilir ve burada içebakış hiçbir zaman işe karışmaz;
ruhbilimcinin görevi de davranışın genel yasalarını saptamak, uyarılar
bilinince tepkileri önceden kestirmek ve tepkilerden, bunları doğuran
uyarılara yönelmektir.
Davranışçılığın başarısı sıkı bir
olguculuk yani nesnel olarak gözlenebilen olgulardan ve bunların
yasalarından başka şeyi göz önünde tutmayan bir yöntem olarak ortaya
çıkmasından ileri gelir. Ama davranışçılık her davranışın eninde
sonunda koşullu reflekse indirgenebileceğini yani ruhsal olanın,
organik olanın bir üst yapısından başka şey olmadığını ileri sürerek,
metafiziksel hava taşıyan bir kurama düşmekten kaçınamamıştır. Nitekim
davranışçılık, Watson’ un basitleştirici şemalarına deneyin zorla kabul
ettirdiği düzeltmeler sayesinde verimli olabilmiştir.
Uyarı- yanıt:
Watson’
un göz önünde tuttuğu dar anlamda davranış kavramı bilince başvurmayı
bir yana bırakır. Bu görüş açısına göre bilinç çok öznel olduğu için
bilimsel inceleme konusu edilemez. Bir insanın ya da herhangi bir
canlının davranışı her zaman uyarı ve yanıt terimleri içinde dile
getirilebilir. Uyarı terimi dış ortamda (ışık ya da ses dalgaları; koku
duyusunu etkileyen parçacıklar; şoklar; asitlerin ve elektrik
akımlarının etkileri vb.) ya da iç ortamdan (kasların hareketi ve salgı
bezlerinin salgıları) gelen bütün uyarmaları belirtir. Yanıt da çeşitli
kasların yaptığı hareketlerin, uyarı etkisiyle kendini gösteren her
çeşit salgıyı dile getiren bir terimdir. Uyarı- yanıt ilişkisi rasgele
bir ilişki değildir ve bir uyarılmanın gerçekleşmesine yöneliktir.
Davranış ruhbiliminin amacı belli bir uyarılar topluluğu ile bunlara
verilen yanıtlar arasındaki değişmez ilişkilerin saptanması ve bu
terimlerden biri bilinince öbürünün önceden kestirilmesi ya da ortaya
çıkarılmasıdır. Watson psikanalizdeki içe bastırma gibi uzun vadeli
yanıtları ve uyarı ile yanıt arasında yer alan sinirsel süreçleri bir
yana bırakmıştır. Ona göre yanıtın (Y), durumun (D) bir işlevi ( İ)
olduğu Y= İ(D) söylenebilir. Yani yanıt belirli bir biçimde gösterilen
bir tepkidir.
İnsan kahvaltı eder bisiklete biner konuşur
utanır güler ve ağlar .tüm bunlar davranış biçimleridir ;bir
organizmanın gözlenebilir gözlene bilir etkinlikleridir .davranışçı
yaklaşım sayesinde bir psikolog içsel fonksiyonlarını yerine
davranışlarına bakar inceleyebilir. Davranışın psikolojininsek inceleme
konusu olduğu yolundaki görüş bu yüzyılın başında Amerikalı psikolog
John B. Watson tarafından ortaya atılmıştır. Bu tarihten önce psikoloji
zihinsel deneyimleri incelenmesi olarak tanımlanıyor ve psikolojiyle
ilgi veriler geniş oranda içe bakış biçimindeki kişisel gözlemlerden
oluşuyordu.
İçe bakış kişinin kendi algı ve duygularını
dikkatlice inceleyip kaydetmesi anlamına gelmektedir. İçebakış bir
uyaranın (örneğin ,çakan bir ışık)yol açtığı anlık duygusal
izlenimlerin kaydedilmesinden duygusal deneyimlerin (örneğin,
psikoterapi sırasında) uzun süreli araştırılmasına uzanan geniş bir
yelpazeye sahiptir. Tanımlanan bu iki tür içebakış her ne kadar bir
birine benzemiyor gibi görünse de bunları diğer bilimsel alanlardaki
gözlemlerden ayıran özel bir ortak nitelikleri vardır. Doğal bilimlerle
ilgili bir gözlemi nitelikli herhangi bir bilim adamı tekrarlaya
bilirken içebakış yöntemiyle elde eden bir gözlemi yalnızca bir
gözlemci bildirebilir.
Watson içebakışın gereksiz bir yaklaşım
olduğunu düşünüyordu. Ona göre psikoloji bir bilim olacaksa verilerinin
gözlemlenebilir ve ölçülebilir olması gerekiyordu. İçebakış yöntemiyle
kişinin algı ve duygularını yalnızca kendi gözlemleye bilir oysa bir
kimsenin davranışları başkalarınca gözlemlenebilmektedir. Watson
psikolojinin yalnızca insanlarının ne yaptıklarını davranışlarını
inceleyerek nesnel bir haline getirilmesinin mümkün olabileceği görüşü
savunmuştur.
Watson’un konumu sonradan davranışçılık adını
aldı;davranışçılık 20.yy’ın ilkyarısında psikolojinin yönüne
belirlemiştir,ondan doğan uyaran davranım psikolojiside özellikle
Harvat psikologlarından B.F.Skiner’in çalışmaları sayesinde etkisini
hala sürdürmektedir. Uyaran davranan psikoloji(ya da kısaca S-R
psikolojisi ) davranışsal karşılıkları açığa çıkaran uyaranların bu
karşılıklara neden olan ödül ve cezalar ile ödül ve ceza örüntülerini
değiştirilmesi ile elde edilen davranış değişiklerini inceler.
S-R
psikolojisi organizma içerisinde ola gelenleri dikkate almaz. Bu
nedenle kimi zaman S-R psikolojisine kara kutu yaklaşma adı
verilmiştir. Kutunun içindeki sinir sisteminin etkinlikleri yok sayılır
ya da göz ardı edilir. S-R psikologları psikoloji bilimin kutunun
içinde neler olduğunu merak etmeksizin doğrudan kutunun içine
girenlerle oradan çıkanlarla tem ellendirebileceğini savunurlar.
Böylece öğrenilmiş davranışın nasıl değiştiği gözlemlenerek –örneğin
hangi ödül ve ceza örüntülerinin en az hata ile en hızlı öğrenmeyi
sağladığına bakılarak bir öğrenme kuramı geliştirilebilir. Yararlı
olması için kuramın öğrenmenin sinir sisteminde oluşturduğu değişikleri
belirlemesine gerek yoktur. Bilimde ve mühendislikte mekanik
sistemlerin böyle bir yaklaşımla incelenmesine girdi çıktı analizi adı
verilmektedir. Tam bir S-R yaklaşımında bireyin bilinçli deneyimleri
dikkate alınmaz. Bilinçli deneyimler yalnızca bunu yaşayan kişinin
farkında olduğu olaylardır. Zorlu bir problemi çözdünüz sırada
zihninizden geçen düşüncelerin farkında olabilirsiniz. Öfke korku ya da
heyecanın nasıl bir duygu olduğunu bilirsiniz. Bir gözlemci
eylemlerinizden hangi duyguları yaşamakta olduğumuzu çıkarabilir. Ancak
bilinçlilik süreci duygunun o anda farkında olma yalnızca size aittir.
Bir psikolog kişinin bilinç deneyimleri hakkında söylediklerini kaydede
dilebilir ve bu nesnel bilgiden yola çıkarak kişinin zihinsel
etkinlikleri hakkında çıkarsamalarda bulunabilir. Ama S-R psikologları
genellikle uyaran ve davranım arasında gerçekleşen zihinsel süreçleri
inceleme yoluna gitmezler.
Günümüzde pek az psikolog kendisini
katı bir davranışçı olarak tanımlayacaktır. Yine de psikolojide bir çok
çağdaş gelişmenin kaynağını davranışçıların çalışmaları oluşturmuştur.
NÖROLOJİ
Her
davranışın temelinde son derece karmaşık sinirsel süreçler yer alır.
Beyinde oluşan sinirsel süreçler belirli bir düzen izleyerek kaslara
geçer ve gözlene bilen davranışlar halinde dışa yansır. İnsan beyni 13
milyarı aşkın sinir sistemi hücresi ve bağlantılardan oluşur. Bu
karmaşık düzenin nasıl çalıştığını ayrıntılarıyla bilebilmek yoğun
araştırma gerektirir.
Normal insan beyni üzerine deneysel
araştırma yapmak,okuyucunun kolayca tahmin edebileceği nedenlerden
dolayı, ahlaki ve yasal yönlerden mümkün değildir. Bu yüzden beynin
işleyişiyle ilgili bilgilerimiz, hayvanlar üzerinde yapılan deneysel
araştırma bulgularına olduğu kadar, trafik kazalarından sonra yapılan
beyin ameliyatlarından yapılan gözlemlere dayanır. Örneğin ,trafik
kazası sonucu beynin belirli bölgesi yaralanmış kişinin hatırlamayla
ilgili sorunları , bellekle beyin bölgesi arsında ilişki olduğunu
düşündürür .
Hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalar, beynin
işleyişiyle bireyin davranışı ve yaşantısı arasında bir ilişki olduğunu
kanıtlamıştır. Örneğin, beyne yerleştirilen elektrotların uyarılmasıyla
hayvanlarda ,kızgınlık ve korku belirten davranışlar ortaya çıkmıştır.
Aynı biçimde insan beyninin belirli bölgelerinin elektrikle
uyarılmasıyla hoş ve hoş olmayan izlenimlerin ortaya çıktığı
gözlenmiştir .beyin ameliyatı süresince beynin belirli bölgelerinin
elektrikle uyarılması geçmişteki olayların son derece ayrıntılı ve açık
bir biçimde hatırlanmasına yol açmıştır.bu yaklaşımı uygulayan bir
psikolog, girişte gazete haberi olarak verdiğimiz davranış nörobiyojik
süreçler çerçevesi içinde incelediği zaman Mehmetşah Demirtaş
davranışını beyin değişik bölgelerinin işleviyle açıklamaya çalışır.
İlerde daha ayrıntılı olarak tartışacağımız gibi beynin değişik
bölgelerinin işleviyle açıklamaya çalışır. İlerde daha ayrıntılı olarak
tartışacağımız gibi ,beynin değişik bölgelerinin işlevleriyle
açıklamaya çalışır. İlerde daha ayrıntılı olarak tartışacağımız gibi,
beynin değişik bölgeleri birbirinden farklı işlevler görürler. Bu
işlevlerden biri beyin kabuğuyla ilgilidir. Korteks olarak adlandırılan
beyin kabuğu, çoğu kere saldırgan eğilimlerin sınırlama ve ket vurma
gibi bir işlev görür. Beyin kabuğu, entelektüel faaliyet içinde bulunan
eğitilmiş kişilerde daha çok gelişir ve bu nedenle, yüksek eğitim
görmüş kişilerde saldırgan davranış daha azdır.
Davranışı
nörobiyolojik süreçlerle açıklayanlar, kişinin salgı bezlerinin
çalışmasını, kanın kimyasal yapısını ve bireyin beslenme düzeyinin de
açıklamalarına temel etken olarak alırlar. Bu şekilde düşünen
psikologlara göre çevrede olan değişiklikler, örneğin havanın
basıncındaki, ısısındaki, veya nemindeki değişiklikler, vücuttaki
nörokimyasal değişiklikler kendini gösterir. Bizim bahar yorgunluğu
dediğimiz ruh halinin altında iklimle ilgili faktörler yatar.
İnsan
beyninin son derece karmaşık bir işleyiş düzeni olması ve
araştırmaların deneysel olarak yapılamaması, davranışın nörobiyolojik
temeller üzerindeki bilgimizin oldukça sınırlı kalmasına yol açar. Buna
karşılık bireyin davranışını, davranışın içinde oluştuğu çevre
koşullarıyla açıklamaya çalışan psikologlar davranışsal yaklaşım
geliştirirler. Böylece deneysel yöntemin rahatlıkla kullanılabileceği
bir yaklaşım olanağı doğar.
30/11/2007 | Kategori:
Psikoloji
|
Yorum (yok) |
Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
Bilim ve biliş (cognition) olguları hep insanın
ilgisini çekmiş, değişik yaklaşımların konusu olmuştur. Bilgi edinme ve
bilinçli duruma gelme sürecinin öğrenme, davranış üzerindeki etkileri
psikolojinin konusunu oluşturur. Çağdaş biliş anlayışında iki yaklaşım göze
çarpar. Bunlardan biri Bilgi işlemi yaklaşımdır. Bunda düşünceyi ve usavurma
(akıl yürütme) süreçlerini açıklamak amaçtır. Bu yaklaşım insan zihnini çeşitli
programlara göre bilgi edinmek, bilgiyi işlemek, depolamak ve kullanmak üzere
tasarlanmış gelişkin bir bilgisayar sistemi olarak ele alır. Diğer yaklaşım
Jean Piaget'nin çalışmalarına dayanan yaklaşımdır. Gelişme psikolojisi
alanındaki çalışmaları ile tanınan Piaget, çocuğun yetişkinliğe değin bir dizi
zihinsel gelişim evrelerinden geçtiğini savunmuştur. Piaget, çocukta dört
gelişim evresi saptamıştır. Piaget'nin gelişme ile ilgili görüşleri eğitim
anlayışında değişiklikler getirmiştir. Belli kavramların özümlenebilmesi için
zihinsel gelişmede belli aşamaların tamamlanmış olmasının gereği anlaşılmıştır.
Öğretmenin görevi çocuğa yalnızca bilgi aktarmak değil, ona dünyayı
keşfetmesinde rehberlik etmektir. ABD'li psikolog ve eğitimci Jerame S. Bruner,
küçük çocuklarda algı, öğrenme, bellek gibi biliş biçimleri konularındaki
çalışmaları ile eğitim anlayışında etkili olmuştur. Çalışmaları, ders
programlarının yeniden düzenlenmesini sağlamıştır. Bruner'e göre; bütün
çocuklarda doğal bir merak ve değişik konulara ilgi vardır. Hangi gelişim
amacında olursa olsun her çocuğa uygun biçimde verilmesi koşuluyla her konuyu
öğretmek mümkündür.
BELLEK
Çoğu insana göre bellek,
tıpkı bir kitaplık gibi bilgilerin raflarına düzenli olarak yerleştirilip
saklandığı bir yapıdır. Ancak, gerçekler ve olaylarla ilgili anılarımız zamanla
daha zor anımsanır duruma gelir. Bunun yanı sıra geçmiş deneyimlerle ilgili
anılarımız da, içinde bulunduğumuz ruh haline ve duygusal durumumuza göre renk
değiştirebilir. Çağdaş araştırmacılarsa belleği, edilgen bir depo değil,
kendine özgü süreçleri olan yapılar sistemi olarak değerlendiriyorlar.
Anımsamaya çalıştığımız bir şeyi
anımsamakta zorlandığımızda ya da anımsayamadığımızda, sık sık şuna benzer bir
tümce kullanırız: "Ben zaten oldum olası adları aklımda tutamam
ki..." Çoğumuza göre bellek, tıpkı bir kitaplık gibi, bilgilerin raflarına
düzenli olarak yerleştirildiği bir yapıdır. Yeri konusunda elde yeterli ipucu
bulunursa anılarımız kolaylıkla anımsanabilir. Çoğu insan, öyle ya da böyle,
belleğin, yaşadığımız şeylerin birer kopyasını sakladığını düşünür. Bu görüşü,
belleğin "kopya kuramı" olarak adlandırabiliriz. Anımsamaya çalışıp
da bir türlü anımsayamadığımız o ad, aslında bilişsel sistemimizin bir yerlerinde kayıtlıdır. Yapmamız gereken şey, onu
anımsamaya çalışmaktır. Kopya kuramı, günümüzde geçerliliğini yitirmiş bir
kuram. Anılarımız gerçekten bilişsel sistemimizin bir yerlerinde bu şekilde
depolanmış mıdır?
Modern araştırmacılara göre bellek,
pasif bir depo değil; sözgelimi, kimi zaman gelen bilgileri var olan şemalara
uydurarak kaydeden, kimi zaman da şemalarını gelen uyarılara göre değiştiren
kendine özgü süreçleri olan bir sistemler bütünüdür. Farklı özellikteki anılar,
bellekte farklı biçimlerde düzenlenir.
Kara Kutu
Filozoflar bellek konusunda en az 2000
yıldır görüşler ileri sürüyorlar. Bellek konusundaki bilimsel araştırmaların
yapılmasınaysa, günümüzden 100 yıl kadar önce başlanmıştır. Algı çalışmalarında
kullanılan yöntemleri, daha üst düzeydeki zihinsel etkinlikler, özellikle de
insan belleğinin araştırılmasında kulanmaya karar veren Hermann Ebbinghaus,
bellek üzerinde çalışan ilk bilim adamı olmuş. Günlük yaşamda belleğin
kullanıldığı durumların karmaşıklığı ve zenginliğiyle uğraşmak yerine
Ebbinghaus, bellek araştırmalarında kullanmak üzere özel materyaller geliştirmiş.
Öğrenme ve hatırlama ile ilgili kontrollü deneylerde kendisini denek olarak
kullanarak öğrenme ve unutma mekanizmalarını araştırmaya başlamış. Onun
çalışmalarının önemi, deneysel yöntemin, insanlarda öğrenme ve bellek gibi
karmaşık kabul edilen konuların araştırılmasında kullanılabileceğini göstermiş
olmasıdır. Basite indirgenmiş ve kontrollü koşullar altında, karmaşık zihinsel
olaylar üzerinde çalışabileceği düşüncesi, günümüzde de geçerliliğini koruyor.
Duyulardan gelen bilgilerin nasıl işlendiğini, ne gibi değişikliklerden
geçtiğini, nasıl depolanıp nasıl elden geçirildiğini ve nasıl kullanıldığını
inceleyen bilişsel psikolojinin önemli konularından biri de bellektir.
Kuramlar ve Modeller
Kuramları ve modelleri,
herhangi bir konunun bilinen yönlerinin özeti olarak düşünebiliriz. Ayrıca
bunlar, eldeki verilerin açıklanabileceği bir bakış açısı ortaya koyar ve bir
olayın açıklanamayan yönlerinin açıklanması için de yol gösterir. Bir bakıma
bunları haritalara da benzetebiliriz: Şöyle ki, haritalar da, modeller ve
kuramlar da, açıklamaya çalıştıkları olayın tam bir kopyası değildir. Bunlar
yalnızca belli bir amaca hizmet eder. Örneğin, Londra metrosunun haritası,
Londra'da metroyla gezmeniz için iyi bir araçtır. Ancak, metro haritasındaki
bilgileri kullanarak otobüsle Londra'yı gezmek isterseniz, bu harita sizi
yanıltır. Nasıl ki Londra'nın farklı amaçlar için hazırlanmış farklı haritaları
bulunuyorsa, bellek konusunda da bellek sisteminin farklı yönlerini ele alan
farklı kuramlar bulunuyor. Sözgelimi, uzun süreli deponun nörokimyasal temelini
başarıyla açıklayan bir kuram, belleğin psikolojik
özelliklerini açıklamakta yetersiz kalabilir. Bilişsel psikolojide, kuramlar ve
modeller önemlidir. Bu alandaki bilim adamlarının çoğu, ya yeni modeller, ya da
var olan modellerin öne sürdüğü görüşler üzerinde çalışır. Bu modeller,
açıklamaya çalıştıkları yapının ya da süreçlerin tüm ayrıntılarını doğrulamak
zorundadır. Konu olarak ele aldıkları sistemlerin yapısını ve bu yapılar
arasındaki ilişkileri ve süreçleri açıklarlar.
Aslında modelleri, teknoloji geliştikçe
değişen benzetmeler (analojiler) olarak da düşünebiliriz. Bellek konusunda eski
benzetmelerin kimileri, doğada yapılan gözlemlere dayandırılmış. Sözgelimi,
eski zamanlarda insanlar, bellekte birbirine benzeyen anıların aynı türden
kuşların sürüler oluşturması gibi, bir araya gelerek kümelendiğini öne
sürmüşler. Öte yandan, tıpkı bir tablet üzerine çizilen bir işaret gibi,
anılarımızın da beynimizde kalıcı izler bıraktığını düşünmüşler. 17. ve 18.
yüzyıllarda, saat mekaniğinin öğrenilmesiyle, mekanik benzetmeler yapılmaya
başlanmış. 20. yüzyılın başlarında, telefon santrallerinin geliştirilmesiyle,
öğrenmede uyarıyla tepki arasındaki bağın kurulması aynı zamana rastlamış.
Bugün, ilk ortaya konduğu halinden ne kadar farklı durumda olursa olsun
araştırmalarda baskın olan anlayışsa, belleğin bilgi işleme kuramıdır.
Bilgi İşleme Kuramı
İnsan belleğini, hem
duyularımız yoluyla edindiğimiz bilgiyi depolamak hem de gerektiğinde bunları
"bulup getirmek" için çalışan bir sistem olarak düşünebiliriz, insan
belleği konusunda bilgi edinmenin bir yolu, görsel ve işitsel uyarıların hangi
işlemler yoluyla bellekte tutulduğunu ve daha sonra nasıl anımsandığım
incelemektir. Belleğin bilgi işleme kuramına göre bellek, farklı yapısal
birimlere sahip, ancak birbirine bağlı parçalardan oluşan ve birbirinden farklı
süreçleri içeren bir sistemdir. Belleğin farklı yapısal birimlerden oluşması,
anıların özelliklerinin ve düzenlenişlerinin birbirinden farklı olması anlamına
gelir. Kimi zaman, bir telefon numarasını, sonradan anımsamak için kendi
kendimize ne kadar tekrar edersek edelim aklımızda tutamayız. Başka şeylerse
çok daha akılda kalıcı olabilir. Sanki, farklı türden anılar belleğimizin
farklı yerlerinde saklanıyor gibidir. Anılarımızın kalıcılıkları da, sanki bu
farklı depoların yapısını gösterir.
1960'lı yılların sonlarında Atkinson ve
Shiffrin, belleğin bilgi işleme kuramını ortaya koydular. Buna göre. belleğin
yapısı, üç farklı depolamadan oluşuyor. Bunlar, duyusal kayıt, uzun süreli
depolama ve kısa süreli depolama olarak adlandırılıyor. "Depo" olarak
adlandırılan bu bölümlerin her biri, farklı bilişsel "kod" ları
oluşturur. Bu üç deponun kapasiteleri, kayıtları tutma süreleri ve işlem
özellikleri birbirinden farklıdır. Farklı bölgelerde depolanmış anıların
değiştirilmesi ve bir yerden bir yere aktarılması için kullanılan bilişsel
işlemlerse "süreç"leri oluşturur.
Bilgi işleme kuramına göre, duyulardan toplanan
uyarıların geldiği ilk yer, depoların da ilki olan "duyusal kayıt" bölümüdür.
Duyusal kayıt olarak adlandırılan yerde kayıt yapılabilmesi için kişinin
dikkatini gelen uyarılara yönlendirmesine gerek yoktur; Bu kendiliğinden
gerçekleşir. Bu yüzden duyusal kayıdın kapasitesi çok geniştir; gelen tüm
uyarıların burada kısa bir süre için tutulduğu varsayılır. Bu amaçla çabucak
bir bilişsel "kod" oluşturulur. Duyusal kayıtta görsel, işitsel ve
öteki duyulardan gelen uyarılar farklı yerlerde tutulur. Duyusal kayıtta görsel
uyanlar 4-5 saniye, işitsel uyarılarsa bunun 10 katı kadar bir süre tutulurlar.
Bu süre geçtikten sonra duyusal kayıtta tutulan kayıtlar silinir.
Bilgi işleme kuramına göre, kayıtların
taşındığı bir sonraki yer, "kısa süreli depolama"dır. Buradaki
bilgiler, sözsel ya da sözel olarak kaydedilir. Gelen uyarı, yani duyusal
kayıttan buraya aktarılan uyarı görsel bir uyarı da olsa kayıt, akustik ya da
sözel olarak yapılır. Kısa süreli depolamanın kapasitesi sınırlıdır. Elden
geçirilmeyen, ya da buradan "uzun süreli depolama"ya aktarılmayan
kayıtla silinir. Kayıtların kısa süreli depolamadan uzun süreli depolamaya
aktarılması, "yineleme" yoluyla olur. Kısa süreli depolamadaki
kayıtlar, yineleme yoluyla tazelenerek, orada daha uzun süre tutulabilir. Öte
yandan yineleme, buradaki kayıtlardan, uzun süreli depolamada saklanmaya uygun
kayıtlar oluşturulmasını sağlar. Kısa süreli deponun, "işlek bellek"
olarak rol oynadığı da düşünülmüş. işlek bellek, öğrenme, akıl yürütme ve
yorumlama gibi bilişsel işlevlerin parçası olarak, bilginin geçici bir süre
için alınarak manipüle edildiği sisteme verilen ad.
Uzun süreli depolamanın kapasitesi de
duyusal kayıtta olduğu gibi sınırsızdır. Uzun süreli depolamaya bir kez
aktarıldıktan sonra, malzemelerin burada kalıcı olduğu düşünülüyor. Uzun süreli
depolamadaki kodların düzeni, öteki depolardakinden farklıdır. Buradaki
malzemeler "anlamlarına göre" kodlanırlar. Kalıcı bellek olarak da
adlandırabileceğimiz uzun süreli depolama, anılarımızın saklandığı yerdir.
Anılarımız, algıladığımız şeylerin kayıtları olduğu için, kokular, gördüğümüz
ya da işittiğimiz şeyler, ipucu yerine geçerek çoğu zaman anımsadıklarımızı
etkiler. Uzun süreli depolamada bulunan kayıtların anımsanmasında karşılaşılan
güçlüklerse, başka kayıtların bunları engellemesi ya da bastırmasına bağlıdır.
Belleğin bilgi işleme kuramı, son otuz
yılda pek çok değişikliğe uğramış olsa da, hâlâ belleğin açıklanması konusunda
önem taşıyor. 1970'li ve 80'li yıllar boyunca bilişsel psikologlar bellekle
ilgili kuramlarını geliştirmeyi sürdürdüler. Duyusal kayıttaki bilgilerin,
gelen uyarının türüne ve kişinin seçtiği stratejiye göre farklı hızlarda
değerlendirildiği anlaşıldı. Kısa ve uzun süreli depolamanın içeriği konusunda
da daha ayrıntılı bilgiler elde edildi. Önceleri psikologlar, kayıtların içeriğinin, depolamanın yapısını
etkilediğini düşünüyorlardı. Daha sonra, gelen uyarıların bellek sistemindeki
herhangi bir noktada çok farklı yollarla kodlanabileceği anlaşıldı. Bugün, kısa
süreli depolamayla uzun süreli depolama arasında kesin bir ayrım yapılmıyor.
Belleğin, gelen uyarıların nasıl kaydedildiği, nasıl depolandığı ve nasıl
"bulunup getirildiği" konularında da çok esnek olduğu ortaya çıktı.
Hepimiz her gün pek çok şeyi unuturuz.
Öğle yemeğinde ne yediğimizi, telefon numaralarını, filanca toplantıda
tanıştığımız birinin adını... Aslında bir şeyleri unutuyor olmak her zaman çok
önemli olmasa da, anımsamaya çalıştığımız şeyleri unutmuş olmak bizi rahatsız
eder. Böyle zamanlarda çoğumuz, belleğimiz üzerinde ne kadar az kontrol sahibi
olduğumuzu fark edip şaşırırız. Kimi zaman aklımızda tutmaya çalıştığımız kimi
şeyleri unutuveriririz. Kimi zaman da, hiç aklımızda yokken, anımsamaya
çalışmasak da, bir şey birdenbire aklımıza geliverir; kokular, sesler,
başımızdan geçmiş bir olay, bir yüz, bir manzara...
Bir şeyi anımsadığımız zaman, o şeyi
anımsadığımızın farkında oluruz. Aslında bu duygu, her zaman o şeyi anımsamanın
önemli bir bölümü olmayabilir. Otomobil kullanmayı ele alalım: Otomobil
kullanırken çoğu zaman trafik işaretlerinin anlamlarını ya da yapacağımız
işlerin sırasını anımsarken, bunun bilincinde olmayız. Kimi zaman da biz
bilinçli olarak deneyimlerimiz arasına koymamış olsak bile kimi bilgiler
belleğimizde kaydedilir. Peki, insanlar bilgileri (ya da uyarıları)
belleklerinde tutmak ve daha sonradan, gerektiği zaman bunları bulup geri
getirmek için ne yaparlar? Bilgi işleme kuramına göre, insanlar anılarını
"çalıştırmak" için, üç tür bellek işlemi yapar. Bunlar, kaydetme,
depolama, ve bulup getirmedir.
YAPISALCILIK(Strukturalizm)
1879’da Alman psikolog Wilheim Wundt tarafından Leipzig’de kurulan
psikoloji laboratuvarı ile psikoloji, deneysel bilim dalı olma unvanını
kazanmıştır. İlk psikoloji deneyleri burada yapılmıştır. Psişik olaylar fizik
olayları gibi incelenmeye çalışılmıştır. Daha sonra Avrupa`nın değişik
yerlerinde ve Amerika`da da bir çok psikoloji laboratuvarı açılmıştır.
Psikoloji felsefeden ayrılıp bağımsız bir bilim haline geldikten sonra -kısmen
de olsa- bazı filozofların düşünce biçimlerinin etkisinde kalmıştır. Sistem ve
ekol halinde gelişen psikoloji akımları ortaya çıkmıştır. Ekoller genellikle
tek yanlı görüşlerdir. İncelemek istedikleri konuyu temel ögeler açısından ele
alırlar. Determinist anlayıştadırlar. Psikolojinin belli başlı ekolleri
Strukturalizm (yapısalcılık zihin yapısı ile ilgili), Fonksiyonalizm
(İşlevselcilik -zihin göreviyle ilgili psikoloji), Behaviorizm (davranış
psikolojisi), Psikanalitik Psikoloji , Gestalt psikolojisidir.
20. yy. psikolojisi zihinsel süreçleri açıklamak için iç gözlem yöntemini
kullanan yapısalcılıkla başladı, daha sonra psikanalitik psikoloji gelişti.
Yapısalcılığa karşı olan davranışçılık ve Gestalt psikolojisi gibi akımlar
ortaya çıktı. Daha önceki okulların tek yanlı determinist (belirleyici)
görüşlerine tepki olarak da hümanistik (insancıl) psikoloji doğdu. 2. Dünya
Savaşı sırasında ise ekoller önemini kaybederek, görüşler yavaş yavaş birbirine
yaklaştı. Teorisyenler ve araştırmacıların aynı miktarda katkıda bulunduğu
çoğulcu anlayış, ekollerin tek yanlı anlayışı yerine geçti. Psikolojinin
günümüzdeki durumunu daha iyi anlamamız için ekol ve yaklaşımcıları kısaca
gözden geçirelim: Tabi bu yaklaşımlar kollektif bir ilmi bakış açısını da
yansıtır
PSİKODİNAMİK YAKLAŞIM
Kurucusu S.Freud'dur. Bu yaklaşıma göre insanın özü bilinçaltıdır. Bu
nedenle psikoloji bilinçaltını incelemelidir. Bilinçaltı, bilinç düzeyine
geldiğinde kişiyi rahatsız eden, olumsuz yaşam tecrübelerinin, doyuma ulaşması
engellenen güdülerin bilinçten uzaklaştırılarak bastırılmasıyla oluşur.
Freud'un bilinçaltını incelemek üzere geliştirdiği yönteme, "serbest
çağrışım" denir. Bu yöntemle, kişinin geçmiş yaşamına dönülerek
bastırılmış duygu, düşünce ve güdülerin açığa vurulması amaçlanır. Ona göre
ruhsal hastalıkların kaynağı bilinçaltıdır.
19. yüzyılın sonunda Sigmund Freud
öncülüğü ile bir grup doktor, akıl ve ruh hastalıklarını psikolojik açıdan
incelemeye çalışmışlardır. Zira bu hastalıklardan bir çoğunun fiziksel veya
organik kaynakları bulunamıyordu. Hastalıkların kaynaklarının bulunmasında önce
hipnoza başvurulmuştur; daha sonraları da psikanaliz yöntemi geliştirilmiştir.
Freud, akıl hastalıklarının psikolojik
nedenlerini incelerken "Bilinçaltı" nı keşfetmiştir. Freud ve
arkadaşları psikoz ve nevrozların çoğunun, kişinin çocukluktan itibaren tatmin
edilmemiş olan arzu ve ihtiyaçlarının baskı altına alınmasından, bilinç dışına
itilmesinden meydana geldiğini öne sürmüşlerdir. Kliniklerde yaptıkları
deneylerde bunu kanıtlamaya çalışmışlardır.
Freud'a göre içsel yaşantılar
bilinçlilik bakımından birbirinden farklı üç düzeyde bulunurlar. Bunlardan tam
bilinç düzeyinde kişi, anılar, düşünceler, duygular gibi içsel yaşantıların
farkındadır. Bilinç tam olarak aydınlıktır. İkinci düzey bilinç öncesidir,
burası bilince yakın olan anıların, arzuların bir deposu gibidir. Kişi
bunların farkında değildir, ama istediği anda bilinç alanına çıkabilir. Üçüncü
düzey ise bilinçaltıdır. Burada kişinin istediği zaman bilinç alanına
çıkaramadığı varlıklarından bile haberdar olmadığı duyguları, düşünceleri,
anıları, dürtüleri bulunur.
Bilinçaltında bulunan bu düşünceler yok
olmazlar. Kişiyi rahatsız eder, davranışlarını şu ya da bu şekilde etkilerler.
Bilinçaltı düşünceleri rüya ve hayallerde ortaya çıkar.
Freud'a göre anormal davranışlar,
aslında insanların ruhsal çatışmalarından kurtulabilmek için başvurdukları
çabalardır. Bu nedenle bu davranışlar asla anlaşılmayacak olan davranışlar
değildir. Normal davranışlarla aralarında yalnızca bir derece fark vardır.
Freud, ayrıca kişilik konusunda da yeni bir görüş getirmiştir. İnsanın
id-ego-süper ego denilen üç yanını ve bunların etkileşimini incelemiştir.
Özet olarak psikanalitik psikologlar
(Freud, Adler ve Jung) akıl hastalıklarını ve bilinçaltını klinik yöntemlere ve
gözleme başvurarak incelemişlerdir. Psikolojinin bulgularını hekimlik alanında
kullanmışlardır.
30/11/2007 | Kategori:
Psikoloji
|
Yorum (yok) |
Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
KARAKTER NE DEMEKTİR?
İnsanlar
zaman zaman yaşantıları esnasında problemler yaşayarak iç dünyalarında
inişler çıkışlar yaşayabilirler.Bu iniş ve çıkışlar sırasında ,kişi
belli bir olgunluğa yani duygusal olgunluğa veya daha başka bir deyişle
psikolojik olgunluğa erişmişse ,kişi bu iniş çıkışları çok daha rahat
atlatarak ,hayatını normal akış düzeninde sürdürebilmektedir.İşte biz
bu tip insanları mücadeleci,yılmaz,savaşçı veya sağlam karakterli
olarak nitelendiririz.
Görüldüğü
üzere cümlenin sonunda sağlam karakter sözcüğünü kullandım.Peki ne
demek bu sağlam karakterli?Bunu biraz açalım isterseniz.Bunu açabilmek
için öncelikle karakter tarifini yapmamız gerekiyor.O halde gelin
bakalım hep beraber karakterin psikolojideki anlamı neymiş?
“Karakter ,kişiye özgü duygu ve düşüncelerin ,tutum ve davranışların bütünüdür.”
Karakter
de ,kişilikle içinde yaşanılan çevrenin değer yargıları birlikte
yorumlanır.Karakter ,aile ,okul gibi toplumsal çevre içinde ,çocukluk
çağından itibaren gelişmeye ,biçimlenmeye başlar.Bir insanın
duygu,düşünce,yetenek,ilgi,tutum ,davranış ve eylemleri kişiliğini
oluşturan başlıca öğeler arasındadır.Bu öğeler insanın görünüşü
,hareketleri,mimikleri,jestleriyle ve çevreye uyumuyla dışarı
yansır.Demek ki karakteri oluşturan özellikler çocuğun yaşamını
sürdürdüğü alan içinde şekillenerek yavaş yavaş oturmaya
başlıyor.Yaklaşık olarak ergenliğin bitimine değin süren bir süreç
sonunda değişmeyecek bir biçimde yerine oturuyor.Bundan sonra artık
karakter bir kişilik özelliği pozisyonu alır.Belki de büyüklerimizin
“Can cıkar Huy çıkmaz” Atasözü ile anlatmak istedikleri artık
değişmeyecek ve değişmeyen bu özelliklerdir.
Karakterin
oluşması ile vicdanın oluşması arasında sıkı bir bağ vardır.Eğer çocuk
hep acımasız bir ortamda bulunmuşsa , bu çocuğun acıma duygularının
olmasını beklemek oldukça ütopik olacaktır.Çünkü çocuk yaşayarak
öğrenir .Çocuk ne görürse ,nasıl muamele edilirse ileriki yaşantısında
da bunu bir karakter özelliği olarak dışarıya yansıtır.
Sizlere bir örnek vermek istiyorum .Örneğimde ki kişi
gerçek ve kendi öğrencim.Bu yüzdende öğrencimin gerçek adını burada
kullanmayacağım.Çünkü bu siteye benim kendi öğrencilerimden bir
çok genç çocuk girip ziyaret edip bana not bırakıyorlar özel
yaşantıları ile ilgili olarak.Onun için öğrencimin ismini Volkan olarak
kullanacağım.Evet öğrencmin adı Volkan.Öğretmenler Volkandan hep
şikayet ederler ,çok konuşuyor diye.Volkan henüz daha 15 yaşında
.Genelde bu yaşlarda çocuklar hep derslere odaklanmakta
zorluk çekerler zaten. Fakat öğretmenlerde gençlerin hepnmum gibi
olmasını isterler ve sınıflarında kendilerine problem olacak öğrenciyi
pek istemezler.Sebebi ise ,öğretmenin elinde yetiştirmesi gereken bir
ders müfredatı vardır ve öğretmen bu çerçeve dahilinde dersini işlemek
zorundadır,eğer volkan gibi iki ,üç öğrencisi varsa sınıfta zaten o
sınıfta öğretmenin pek ders işlemesi mümkün değildir.Aslında mümkündür
ama buda farklı yaklaşım tarzlarını gerektirir.Bunu da herkes
yakalayamaz veya çok iyi formasyon bilgisine sahip olup davranış
değiştirme tekniklerini bilmesi gerekmektedir.Evet bizim volkanımız
yaşıtlarına göre cüsse olarak daha zayıf ve çelimsiz üstelik yakışıklı
sayılamayacak yüz hatlarına sahip.Genelde bu yaşlarda ergen geçlerin
,karşı cinse kendini beğendirmek için can attığı yaşlar olduğunu artık
herkes biliyor zannedersem.Bunun içindir ki gençler bu yaşlarda spora veya body gitmek isterler.Vucüdları biraz daha heybetli ,kaslı olsun ve hem kendi hemcinsine hem de karşı cinse daha güçlü daha seksapaliteli gözüksünler diye.En çok bu yaşlarda gözükür bilek güreşleri ve kolların kalınlığının mezura ile ölçülmesiJ))
Neyse
biz tekrar konumuza dönelim ve volkanımızdan bahsetmeye devam
edelim.Evet bizim volkanımız cansız ve cılız bir çocuk
anlayaçağınız.Geçen gün Volkanı Müdür beyin
kapısının
önde bir iki arkadaşıyla beklerken gördüm.Yanlarına gittim ne olduğunu
ve neden beklediklerini sormak için.Bir kavgaya karışmışlardı
sabahleyin okul bahçesinde.Zaten öbür iki çocukta volkan gibi okulda
problem yaratan çocuklardı.Nasılsın dedim ve ne olduğunu sordum.Öbür
iki çocuk bana gayet sakin ve rahat cevap verirken Volkan öyle bir
bakışla baktı ki bana adeta damarımda akan kanın durduğunu
hissettim.Çocuğun gözlerinde hiçbir acıma belirtisi ve yumuşaklık
yoktu.Sanki bana bakan acıması olmayan insanı diri- diri bıçakla kesse
gözünden yaş dahi gelmeyecek ve hatta keserken şarkı söyleyecek birini
gördüm karşımda.Tüylerim diken-diken oldu.O an
gözlerinin arkasındaki acının nedenini anlamadım anlayamadım yani bana
böylesine nefretle bakmasının sebebini .Ama bakışı normal bir insanın
bakışından çok farklıydı ve ben o an çocuğun normal olmadığını
,okuldaki öğretmen ve öğrenciler için potansiyel bir tehlike olduğuna
karar verdim.Eşimde aynı okulda benimle birlikte çalışıyor oda rehber
öğretmen.Aynı zamanda bir özel eğitimci.Ben doğru eşimin yanına gittim
.Eşime hemen dedim bu çocuğu hasta hane ye psikiyatriye yönlendirelim
,bu çocuk normal değil.Orada müdür beyin kapısı önünde yaşadığım ve
hissettiğim duyguları eşime de anlattım ve aileye telefon edip çağırdık konuşmak için.Aileye telefon .etmeden
önce müdür beye de gidip yaşadığım gerginliği ve huzursuzluğu
anlattım.Müdür beyde aileyi çağırmamızın iyi olacağı düşüncesini
benimsedi ve aileye telefon ettik.Anne bugün okula geldi .Volkanı
okulun içinde gördüm ve bana annesinin geldiğini söyledi.Fakat o kadar
gergindi ki volkan tırnaklarını çatur- çutur yiyordu.Ben hiçbir şey
demeden elimi uzattım saçını okşadım ,fakat bu esnada mırıldanıyordu
hocam anam beni öldürecek anam beni öldürecek diye.Anneyi görüşmeye
aldım anne ile görüşmem esnasında müdür bey
geldi yanımıza .Ben anneye sordum dedim volkanın bu kadar acımasız
olmasının sebebi olmalı ,küçükken nasıldı:?Anne kıvırıyor karşımda ve
ben anneye geçenlerde yaşadığım duygudan bahsettim,çocuğunun normal bir
çocuktan çok farklı olduğunu söyledim.Onun gözlerindeki ifadeyle beni
bıçakladığını ve ben bu bıçaklama isteğiyle rahatsızlık duyduğumu dile
getirdim.Küçükken volkana nasıl davrandığını sordum.Anne zaten
kalabalık bir aile olduklarını ve herkesin çocuğu dövdüğünü falan
söyledi ama benim aradığım farklı bir şeydi.Birden aklıma geldi
volkanın kollarını hiç açıkta görmemiştim ben .Bazen uzaktan onu
izlemlerdim tam ellerine bakacak gibi olur ve kendi kendine kafayı sallayarak
acı dolu bir şarkı mırıldanmaya başlardı.İşte o an anneyi yakaladığımı
hissettim ve anneye sordum.Dedim ki siz volkanın kollarına bir şey
yaptınız mı? ona hiç işkence ettiniz mi?Anne dedi siz gördünüz mü?Bende
dedim evet gördüm:Bu arada müdür beyde bizi dinliyor tabiî ki.Anne dedi
bu sefer, evet o kollarındakileri ben yaptım ,Volkan ilkokul 4 de
giderken bir gün arkadaşının kalemini getirmiş eve ,ben öyle şey
istemem hocanım .Bende bir daha kimsenin bir şeyini alamaması için
ekmek bıçağını kızgın ateşte dağlayıp -dağlayıp kollarına yapıştırdımL(((((
Duyduklarıma inanamadım .Bu anne bana ne diyordu böyle ve birde kendini
savunuyordu karşımda .Ama diyordu ben böyle yapmasam yine aynı
hareketlere devam ederdi.Müdür beyde bende şok olmuş vaziyette anneye
bakakaldık ve ben annenin normal olmadığına kanaat getirdim.Artık
volkanın gözlerindeki bıçak bakışının sırrı çözülmüştü ve artık volkan
acımasızlığı karakter özelliği olarak benimsemişti.Volkanı ve anneyi
psikiyatriste yönlendirdik fakat artık volkan için her şeyin çok geç olduğunu düşünüyorum.Çünkü yukarıda da belirttiğim gibi acımasızlık
ve gaddarlık volkanın bir karakter özelliği haline gelmişti.İşte
karakter böylesine yaşanılan olaylarla şekillenen bir olgu.
YAZAN:Uzman Eğitimci ve Psikolog
NESRİN NAZ(Karaduman)
YAZILAR YAZARDAN İZİNSİZ HİÇ BİR YERDE KOPYALANIP YAYINLANAMAZ YAYINLANIRSA ŞAYET KAYNAK BELİRTİLMEK ZORUNDADIR.
30/11/2007 | Kategori:
Psikoloji
|
Yorum (yok) |
Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
<Önceki Yazılar
|