BİNLERCE YILLIK AÇIKLANAMAYAN OLAYLAR(MUTLAKA OKUYUN ŞAŞIRACAKSI
BİNLERCE YILLIK AÇIKLANAMAYAN OLAYLAR

Harçsız taş set
Antik çağı bilgisayarı
Concord'un atası
1000 yılda yapılan kent
Geleceği gören harita

2 bin yıllık pil

Kristal kuru kafa
Uzaylılar için iniş pisti
Peru'nun Pampa sahilindeki 450 kilometrekarelik alan üzerine çizili motifler, M.O. 300 üe M.S. 600 arasındaki dönemi kapsayan hayvan ve bitki şekillerini resmediyor. Nazca medeniyeti tarafından yapıldığı düşünülen bu garip motiflerin, uzaylılar için bir iniş pisti vazifesi gördüğü öne sürülüyor.
Generalin kemer tokası
Kayaya gömülü çekiç
1/12/2007 | Kategori: Bilim Kultur Islam | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
BİLİMİN AÇIKLAYAMADIĞI 13 KONU
Etkisiz ilaç verilen hastaların, tıpkı normal ilaç almış gibi kendilerini iyi hissetmelerinin nedeni nedir, bilinmiyor.
Süphesiz duymuşsunuzdur, ilaç yerine verilen etkisiz ilaçların, tıpkı ilaç almış gibi etki yaptığını.. Ama nasıl etkidiği ve nedeni bilinmiyor.. Plasebo etkisinin gücünü siz de evde bir deneyle görebilirsiniz, tabii bu deneyi üzerinde uygulayabileceğiniz birisini bulabilirseniz! Günde birkaç kez, birkaç gün boyunca birinin canını yakın. Deney'in son gününe kadar ağrıyı morfin ile kontrol altına alın. Bu son gün morfin yerine tuzlu su kullanın. Sonuçta tuzlu suyun ağrıyı azalttığını göreceksiniz.
İşte plasebo etkisi buna deniyor. Bu etki bazen çok güçlü olabiliyor. Yukarıdaki deneyi ilk kez İtalya'da Torino Üniversitesi'nden Fabrizio Benedetti yaptı. Doktorlar plasebo etkisinin onlarca yıldır farkında.
Benedetti, ayrıca Parkinson hastalarında da plasebo etkisini araştırdı. Tuzlu suyun plasebo etkisinin hastalarda titreme ve kas sertliğini azalttığını gören (Nature Neuroscience, vol 7, p 587) Benedetti ve ekibi, hastalara tuzlu su verirken beyinlerindeki nöronların faaliyetlerini ölçtü. Deneyde "Alt-talamik çekirdek"teki nöronların, tuzlu su verildikçe daha az tetiklendiği anlaşıldı. Bu şekilde hastalığın semptomları düzelirken, nöron faaliyetleri de azalıyordu.
Benedetti bu deneyden elde edilen sonuçları şöyle değerlendiriyor: "Burada neler olup bitiğini öğrenmek zorundayız. Ancak bir şey kesin: Beklentiler ve terapötik sonuçlar arasındaki ilişki, beyin-beden etkileşimini anlamak için mükemmel bir model oluşturuyor. Şimdi bilim adamları plasebo etkisinin nerede ve ne zaman devreye girdiğini anlamaya çalışıyor. Hastalıklar farklı da olsa altta yatan mekanizma aynı olabilir".
2) BIG BANG RADYASYONU YAYILIMI UZAYDA NASIL EŞİT OLUYOR
‘Ufuk Problemi' adı ile bilinen olgu, ‘büyük patlama'dan geride kalan radyasyon yayılımının evrenin her yerinde nasıl eşit olarak dağıldığıdır. Astrofizikçiler sorunu çözmek için göbek patlatıyor.
Evren anlaşılmaz bir şekilde tekdüzedir. Görülür evrenin bir ucundan diğerine, uzayı bütünü olarak incelerseniz, kozmosu dolduran mikrodalga geri plan radyasyonunun sıcaklığının her yerde aynı olduğunu görürsünüz. Bu ilk bakışta şaşırtıcı gelmeyebilir; ancak bir uçtan diğer uca mesafenin 28 milyar ışık yılı olduğu ve evrenin 14 milyar yaşında olduğu düşünülürse, bu sonucun ne denli anormal olduğu ortaya çıkar.
Hiçbir şey ışık hızından daha hızlı değildir. Dolayısıyla ısı radyasyonunun, Big Bang sırasında ortaya çıkan soğuk ve sıcak noktalar arasındaki farklılığı eşitlemek için iki ufuk arasında yol alması mümkün görünmüyor. Bu "ufuk problemi" kozmologların başını ağrıtan en önemli problemlerden biri. Ortaya atılan ve herkes tarafından kabul edilmeyen görüşler var.
3) EINSTEIN YANILIYOR MU?
10 yıldan daha uzun bir zamandır Japonya'daki fizikçiler varolması mümkün olmayan kozmik ışınları gözlüyorlar. Kozmik ışınlar, evrende ışık hızına yakın bir hızda yol alan parçacıklardır Dünya'da tespit edilen bazı kozmik ışınlar, süpernova gibi şiddetli olaylar sırasında üretilir ve bunlar doğada görülen en enerjik parçacıklar.
Kozmik ışın parçacıkları uzayda yol alırken, evreni dolduran düşük enerjili fotonlarla çarpışarak enerjilerini yitirirler. Einstein'ın özel görelilik kur***** göre bizim galaksimizin dışındaki bir kaynaktan çıkıp Dünya'ya gelen kozmik ışınlar, o kadar fazla sayıda enerji azaltıcı çarpışmaya maruz kalır ki, bunların maksimum olası enerjisi 5 x 10 19 elektronvolta çıkar. Buna Greisen-Zatsepin-Kuzmin sınırı adı verilir.
Ne var ki son 10 yılda, Tokyo Üniversitesi'nden Akeno Giant Air Shower Array adı verilen 111 parçacık dedektörü, GZK sınırının üzerinde birkaç kozmik ışın tespit etti. Kuramsal olarak bunların, enerji yitirmemiş olmaları için, bizim galaksimizin içinden gelmesi gerekir. Ancak astronomlar galaksimizin içinde bu kozmik ışınların gelmiş olabileceği bir kaynak bulamadılar. Peki bunlar nereden geliyordu?
Bir olasılığa göre Akeno sonuçları yanlış olabilir. Bir diğer olasılık ise Einstein'in yanılıyor olmasıdır. Einstein'ın özel görelilik kur***** göre uzayın her yönde aynı olması gerekir. Ancak parçacıkların bazı yönlere doğru daha kolay yol alması durumunda ne olacak? O zaman kozmik ışınlar enerjilerinin daha fazlasını koruyabilir ve GZK limitlerinin dışına çıkabilir.
Arjantin, Mendoza'daki Pierre Auger deneyindeki fizikçiler de bu sorun üzerinde çalışıyor. 3000 kilometre kare üzerine yayılan 1600 dedektörden yararlanan bilim adamları, gelmekte olan kozmik ışınların enerjilerini tespit ederek Akeno sonuçlarının daha iyi anlaşılmasını sağlayabilecekler.
4) HOMEOPATİK ERİYİKLER ETKİLİ Mİ?
Homeopatik yöntem, kimyasal ilaçların sulandırılması esasına dayanır; tek bir ilaç molekülü içermeyecek noktaya gelinceye kadar sulandırılma devam etse dahi, suyun iyileştirme özelliğini koruduğu iddia edilir. Bu nasıl oluyor?
Belfast'taki Queen's University'den farmakolog Madeleine Ennis ise homeopatiyi şiddetle eleştirenler arasında. Homeopatinin hiçbir işe yaramadığını düşüncesinde.
Ennis, son makalesinde, iltihabi yangı durumunda ortaya çıkan insan akyuvarları üzerinde aşırı sulandırılmış histaminin etkilerini araştırdı. Bu bozofiller, hücre saldırı altındayken histamin adı verilen maddeyi salgılar. Bunlar bir kez salgılandığı zaman, histamin bozofillerin daha fazla salgılamasını engeller. Farklı laboratuvarlarda tekrarlanan bu çalışma homeopatik eriyiklerin histamin gibi etki yarattığını ortaya çıkartmış. Bu sonucun üzerine Ennis bu etkinin yok sayılamayacak kadar gerçek olduğunu kabul etmek zorunda kalmış.
Bu nasıl oluyor? Homeopatlar kömür, örümcek zehiri gibi maddeleri etanol içinde eriterek, bu "ana eriyik"i su ile tekrar tekrar sulandırır. Sulandırma düzeyinden bağımsız olarak homeopatlar, orijinal ilacın su molekülleri üzerinde iz bıraktığını iddia eder.
Ennis'in niçin konuya kuşkuyla yaklaştığını anlayabiliyoruz. Kaldı ki homeopatik tedavinin, geniş kapsamlı, plasebo-kontrollü klinik bir deneyde bugüne dek yararlı olduğu kanıtlanmadı. Ancak Belfast çalışması (Inflammation Research, vol 53, p 181) bazı şeylerin "etkin olduğunu" gösteriyor. Enis diyor ki: "Bulgularımızı açıklamakta zorlanıyoruz. Dolayısıyla başkalarını ileri deneyler yapması için teşvik ediyoruz. Eğer bu ileri deneylerde sonuçlar olumlu çıkarsa kimya ve fiziği yeniden yazmamız gerekebilir."
5) KARA MADDE VAR DENİYOR, AMA NEDİR AÇIKLANAMIYOR!
Fizikçiler, evrende bazı olayları açıklayabilmek için kara maddenin varolduğunu söylüyor.
Yerçekimi konusundaki bilgilerimizi galaksilerin nasıl döndüğü konusuna uyarladığınız zaman, ortaya yeni bir problem çıkar, çünkü galaksilerin hızla birbirlerinden ayrılması gerekir. Galaktik madde merkezi bir nokta etrafında yörüngeye oturur, çünkü bunların karşılıklı kütleçekimsel cazibesi, merkezcil kuvvetler yaratır. Ancak galaksilerde, gözlenen dönmeyi yaratacak miktarda kütle yoktur.
Amerikalı astronom Vera Rubin, 1970'li yılların sonlarına doğru bu anormalliği tespit etti. Fizikçilerden gelebilecek en anlamlı tepki, görebildiğimizden daha fazla kütlenin varolabileceği doğrultusundaki önermeydi. Burada sorun bu "kara madde"nin ne olabileceği konusunda kimsenin bir fikri olmamasıydı.
Şu anda hálá bu soruya kimse yanıt veremiyor. Öneri bol ama bu konuda bir ortak bir görüş yok. Bu da bilim adına utanılacak bir konu. Astronomik gözlemlere göre kara madde evrendeki kütlenin yüzde 90'ını oluşturmakla birlikte, insanoğlu bu yüzde 90'ın ne olduğunu bilmemekte.
Büyük bir olasılıkla en önemli neden belki de böyle bir şeyin varolmamasıdır. Rubin de gerçeğin bu olduğuna inanıyor: "Eğer seçme şansım olsaydı, geniş mesafelerdeki kütleçekimsel etkileşiminin doğru olarak tanımlanması için Newton'ın yasalarının değiştirilmesini talep ederdim."
6) MARS'TA METAN GAZININ KAYNAĞI NE?
Viking uzay araçlarından biri Mars'ta metan gazı var, diğeri yok diye rapor etti? Var mı yok mu?
1976 yılında Gilbert Levin gört gözle uzay aracı Viking'den gelecek verileri bekliyordu. Mars'tan milyonlarca kilometre uzakta, Viking uzay araçları Lander, yerden aldıkları toprak örneğini karbon-14 etiketli madde ile karıştırdı. Lander'ın üzerindeki enstrümanlar, topraktan yayılan emisyonun içinde metan gazı olduğunu saptarsa, Mars'ta yaşam olduğu anlaşılacaktı.
Viking sonucun pozitif olduğunu belirtti. Demek ki bazı organizmalar karbon-14'ü sindirip yaktığı için metan gazı çıkıyordu.
Ancak bu sonuçlar beklenilen etkiyi yaratmadı. Çünkü, organik molekülleri bulmak için tasarlanan başka bir enstrüman hiçbir şey bulamamıştı. Bilim adamları da Viking'in yanlış veri gönderdiği konusunda görüş birliğine vardı. Peki Viking niçin pozitif sonuç göndermiş olabilirdi?
Tartışmalar şiddetlendi. Bu arada NASA'nın Mars'a son gönderdiği Rover'ların yolladığı bilgilere göre Mars geçmişinde sulak bir gezegendi ve bu nedenle yaşam olasılığı vardı. Levin, Mars'tan gelen tüm verilerin yaşam olduğuna ilişkin görüşünü desteklediğini ileri sürüyordu.
Ve Levin bu iddiasından hiçbir zaman vazgeçmedi ve bu konuda da yalnız değil. Los Angeles'teki Güney Kaliforniya Üniversitesi'nden hücre biyoloğu Joe Miller, verileri yeniden gözden geçirerek, emisyonun 24 saatlik biyolojik döngüsüne ilişkin kanıtlar içerdiğini ileri sürdü. Bu da, yaşamın olduğuna ilişkin çok önemli bir kanıttı.
Acaba öyle mi? Mars'a gönderilecek araçların, Mars'ta yaşam olup olmadığını bazı moleküllerin şekline bakıp karar verecek.
7) HESAPTA OLMAYAN BU PARÇACIKLAR DA NE?
Atomun yapısı modelinde asla yer almayacak bazı parçacıklar gözlendi. Eğer bu doğruysa, evrenin genişlemeyi bir kenara bırakın, kendi üzerine çökmesi gerekirdi!.. Ama bu parçacıkların varlığına inananlar da var. Bu nasıl oluyor?
Bundan 4 yıl önce Fransa'da bir parçacık hızlandırıcısı varolmaması gereken 6 parçacık tespit etti. Bunlara tetra-nötron adı verildi. Dört nötronun birbirine bağlanmasıyla oluşan bu yapılar fizik yasalarına meydan okuyordu.
Caen'deki Ganil hızlandırıcısında çalışan Francisco Miguel Marques ve arkadaşları bu yapıları yeniden ele geçirmenin yollarını arıyor. Eğer başarılı olurlarsa bu kümeler, atomik çekirdekleri bir arada tutan kuvvetleri yeniden gözden geçirmemize neden olacak.
Ekip, berilyum çekirdeğini küçük bir karbon hedefe ateşleyerek, çevresindeki dedektörde biriken parçacıkları inceledi. Dedektörlere çarpan 4 ayrı nötronun izini göreceklerini umut ediyorlardı. Oysa Ganil ekibi yalnızca tek bir dedektörün üzerinde tek bir ışık çakması tespit etti. Bu ışık çakmasının enerjisi, dedektöre 4 nötronun aynı anda çarpmış olabileceğini gösteriyordu. Kuşkusuz, bu rastlantısal bir keşif olabilirdi. 4 nötron aynı yere aynı anda rastlantısal olarak varmış olabilirdi. Ne var ki bunun bir rastlantı olma olasılığı çok düşüktü.
Ancak tetranötronların varolma olasılığı da bu rastlantı kadar düşüktü. Çünkü parçacık fiziğinin standart modelinde tetranötronlar yer almaz. Pauli ilkesine göre aynı sistem içindeki iki proton veya nötronun bile kuantum özellikleri aynı değildir. Aslında bunları bir arada tutan şiddetli nükleer kuvvet o şekilde ayarlanmıştır ki, bırakın 4 nötronu bir arada tutmayı, iki yalnız nötronu bile birlikte tutamaz. Marques ve ekibi bu keşif karşısında o kadar büyük bir şaşkınlığa uğramış ki, bulguların yanlış olduğunu düşünüp bir kenara atmışlar.
Bu arada tetranötronların varlıklarına ilişkin başka kuşkular daha söz konusu. Fizik yasalarını bir kenara itip 4 nötronun birbirine bağlanmasına izin verdiğiniz takdirde kaos meydana gelebilir (Journal of Physics G, vol 29, L9) Bu şu anlama geliyor: Evren genişlemeye fırsat bulamadan çökerdi!..
Bu mantık silsilesinin içinde yine de bazı boşluklar var. Hálihazırda geçerli olan kuramlar tetranötronların varolabileceğini kabul ediyor, ancak çok kısa ömürlü bir parçacık olarak. Maddenin çoklu nötronlardan oluşabileceği fikrini destekleyen bir başka kanıt da nötron yıldızları. Çok fazla miktarda yapışık nötron içeren bu unsurlar, nötronların kümeleşmeleri durumunda açıklanamayan bazı kuvvetlerin ortaya çıkabileceği olasılığını gündeme getiriyor.
8) PIONEER 10 VE 11'İ UZAY BOŞLUĞUNA ÇEKEN NE?
Şimdi güneş sisteminin dışına çıkarak yıldızlararası boşlukta yol alan Pioneer 10 ve 11 uydularını uzay derinliklerine çeken veya iten bir enerji var, bu nedir?
Bu iki uzay aracı ile ilgili bir öykü. Pioneer-10 1972 yılında fırlatıldı, Pioneer 11 bir yıl sonra yola çıktı. Şu günlerde iki uzay aracı, uzayın derinliklerinde sürükleniyor. Ancak bunların yörüngesi göz ardı edilemeyecek kadar önemli.
Çünkü bunları bir şey itiyor veya çekiyor olabilir. Bu şey uzay araçlarının hızlanmasına yol açıyor. Gerçi sonuçta ortaya çıkan hızlanma saniyede bir nanometreden küçük! Bu da Dünya'nın yüzeyindeki yerçekiminin on milyarda birine eşit. Ancak yine de Pioneer 10'u 400.000 kilometre öteye sürükleyecek kadar güçlü. NASA'nın, Pioneer 11 ile bağlantısı 1975 yılında kesildi. Ancak o noktaya kadar Pioneer 10 ile benzer bir sapmaya maruz kalmıştı. Bu sapmanın nedeni ne olabilir?
Bunun kimse bilmiyor. Yazılım hataları, güneş rüzgárları veya yakıt sızıntısı gibi bazı olası açıklamaların yanlışlığı şu ana kadar kanıtlandı. Eğer bunun nedeni kütleçekimsel bir etkiyse, bu bizim bildiğimiz kütleçekimi olamaz. Aslında, bazı fizikçiler bu konuda o kadar çaresizler ki, bu gizemi açıklamak için açıklaması olmayan başka fenomenlere başvurmaktan çekinmiyorlar.
İngiltere'deki Portsmouth Üniversitesi'nden Bruce Bassett, Pioneer bilmecesinin, hassas yapı sabiti olan alfa'daki değişikliklerden kaynaklanmış olabileceğini ileri sürüyor. Diğerleri nedenin kara delikle ilgili olabileceğini düşünüyor.
Bazıları da uzay aracından gelen erken yörünge bilgilerinin yeniden incelenmesi gerektiğine inanıyor. Bu veriler, yeni bilgilerin ışığı altında incelendiğinde taze fikirlere zemin hazırlayabilir. Ancak sorunun temeline inebilmek için güneş sisteminin derinliklerindeki yerçekimsel etkiyi test edecek yeni uzay araçlarına ihtiyaç var. Böyle bir aracın 300 ile 500 milyon dolara mal olacak olması NASA'yı düşündürüyor. Yine de Pioneer anomalisinin fark edilemeyen bir ısı kaynağı gibi çok basit bir nedene bağlı olabileceği olasılığı da var.
9) EVRENİN GENİŞLEME HIZINI ARTIRAN NE?
Keşif doğru, genişleme artan hızla sürüyor, fakat bu hızı artıran kuvvetin ne olduğu bir sır.
Bu, fiziğin en utanç verici, en ünlü problemlerinden biridir. 1998 yılında astronomlar evrenin giderek artan bir hızda genişlediğini keşfettiler. Ancak bu sonuç hálá nedenini arıyor. O zamana kadar evrenin genişlemesinin Big Bang'den sonra yavaşladığı düşünülüyordu.. Ann Arbor'daki Michigan Üniversitesi'nden kozmolog Katherine Freese, "Süpernova, galaksi kümeleri gibi gözlemlerimizden elde ettiğimiz bilgilerin bizlere uzayın genişlemesi ile ilgili bilgi vereceğini umuyoruz" diyor.
Bir öneriye göre boş uzayın bazı özellikleri bu konuyla ilgili. Kozmologlar buna kara enerji diyor. Ancak bu da her şeyi açıklamakta yetersiz. Ayrıca evren geniş anlamda ele alındığı zaman Einstein'ın genel görelilik kuramının biraz manipüle edilmesi gerekiyor.
10) UZAYDAKİ KUIPER UÇURUMU NASIL AÇIKLANACAK?
Plüto gezegeninin ötesinde buz tutmuş kayaların olduğu bir kuşak vardır. Bu Kuiper kuşağını geçtikten hemen sonra, birden hiçbir şeyin olmadığı boşluk başlıyor. Bu nasıl oluyor?
Güneş sisteminin iyice uç noktalarına doğru yol alır ve Pluto'nun ötesine geçerseniz çok tuhaf bir şeyle karşılaşırsınız. Birden, buz tutmuş kayalarla kaplı uzay bölgesi olan Kuiper kuşağını geçtikten hemen sonra artık hiçbir şey yoktur.
Astronomlar bu bölgeye Kuiper uçurumu adını veriyor, çünkü kaya yoğunluğu birden bire bu bölgede azalıyor. Bu nasıl oluyor? Bunun tek yanıtı 10. gezegen olabilir. Bu arada Quaoar veya Sedna'dan bahsetmiyoruz. Dünya veya Mars kadar büyük olabilen bu masif nesne, bölgeyi çer-çöpten temizliyor olabilir.
Colorado, Boulder'deki Southwest Araştırma Enstitüsü'nden Alan Stern, "GezegenX"in varlığı ile ilgili kanıtların giderek inandırıcı bir boyuta ulaştığını belirtiyor. Hesaplamalar böyle bir gezegenin, Kuiper uçurumunun varolma nedeni olabileceğini düşünse de, kimse bu gizemli 10.gezegeni görmüş değil.
Ancak bunu da açıklayabiliriz. Kuiper kuşağı Dünya'dan çok uzak olduğu için işe yarar bir görüntü almak zordur. Bölge hakkında bir şey söylemeden önce oraya gidip bu kuşağa bir göz atmak gerekir. Ancak bu da bir on yıldan önce olmaz. NASA'nın Kuiper kuşağı ve Pluto'ya doğru yol alacak olan New Horizon uzay aracı, 2006 yılının ocak ayında fırlatılacak. 2015 yılından önce Pluto'ya ulaşamayacak olan uzay aracı, ancak o zaman bu bilinmeyen bölgeyle ilgili bilgi gönderebilecek. Bu arada Kuiper uçurumunun ne olduğunu öğrenmek isteyenlerin yapacağı tek şey, uzayı izlemek.
11) 28 YILDIR AÇIKLANAMAYAN SİNYAL NEREDEN GELDİ?
1977 tarihinde Ohio State University'den astronom Jerry Ehman, "Big Ear" adı verilen radyo teleskobunun kaydettiği sinyali görünce şaşkınlıktan küçük dilini yutuyordu. Uzaydan alınan bu sinyal 37 saniye sürdü. Aradan 28 yıl geçti ama kimse bu sinyali neyin gönderdiğini çözemedi.
Yay (Sagittarius) takımyıldızı yönünden gelen radyasyon pulsu, 1420 megahertz radyo frekansı aralığı içindeydi. Bu frekans, uluslararası antlaşmalar gereğince yayın yapılması yasaklanan bir radyo frekansı içinde yer alıyor. Gezegenlerden gelen termal emisyonlar gibi doğal kaynaklı radyasyonlar, genellikle daha geniş frekansları kapsar. Peki bu sinyali ne göndermiş olabilir?
Bu yöndeki en yakın yıldız 220 ışık yılı uzaktadır. Eğer sinyal buradan gelmiş olsaydı, çok daha güçlü bir astronomik olay meydana gelmiş olurdu -veya çok gelişmiş bir verici kullanan uzaydaki ileri bir uygarlıktan geliyor da olabilir.
Bu tarihten sonra gökyüzünün o dilimi yüzlerce kez tarandı. Ve bir kez daha o sinyale rastlanmadı. Ancak Big Ear teleskobunun, herhangi bir zamanda, gökyüzünün milyonda birini taradığını düşünürsek, aynı dilim içinde yayın yapan uzaylı bir vericinin yeniden tespit edilmesinin de çok zor olduğu anlaşılır.
Başkaları bunun çok basit ve sıradan bir açıklaması olduğunu düşünüyor. SETİ projesinde görev alan bilim adamlarından Dan Wertheimer, bu sinyalin kirliliğin bir sonucu olduğunu düşünüyor. Başka bir deyişle bu, Dünya'daki bir vericiden kaynaklanan radyo frekansı enterferansı (parazit) olabilir. Wertheimer, "Buna benzer pek çok sinyale rastlıyoruz. Bu tür sinyallerin genellikle interferans olduğunu anlıyoruz" diyor.
12) ASLA DEĞİŞMEMESİ GEREKEN ALFA YOKSA DEĞİŞTİ Mİ?
Alfa sabiti, değişmiş olabilir mi? Eğer öyleyse bu fiziğe ihanet anl***** gelir. Alfa, ışığın maddeyle nasıl etkileşim içine girdiğini belirleyen çok önemli bir sabittir ve değişmemesi gerekir.
1997 yılında, Sydney'deki New South Üniversitesi'nden astronom John Webb uzaktaki bir kuasardan Dünya'ya gelen bir ışığı analiz etti. Kuasarlar, çok uzakta olup kuvvetli radyo dalgaları gönderen gökcisimleridir. 12 milyar yıllık yolculuğu sırasında bu ışık, demir, nikel ve krom gibi metal bulutları arasından geçmiş olmalıydı. Ve bilim adamları bu atomların, kuasar ışığın fotonlarının bir kısmını emdiğini keşfetti.
Eğer bu gözlemler doğruysa, alfa adı verilen hassas yapı sabitinin, ışık, bulutlar arasından geçerken farklı değerlere sahip olduğu varsayımı ortaya çıkar.
Ancak bu fiziğe ihanet anl***** gelir. Alfa, ışığın maddeyle nasıl etkileşim içine girdiğini belirleyen çok önemli bir sabittir. Dolayısıyla değişmemesi gerekir. Bunun değeri, elektronun yüküne, ışığın hızı ve Planck'ın sabitine bağlıdır. Bunlardan biri değişmiş olabilir mi?
Fizikçilerin hiçbiri bu ölçümlerin doğruluğuna güvenmek istemedi. Webb ve ekibi sonuçlarında bir yanlışlık olup olmadığını inceliyor. Ancak şu ana kadar bir hataya rastlamadılar.
Webb'in bulguları alfa ile ilgili bilgilerimize meydan okuyan tek fenomen değil. Bugün Gabon, Oklo'da bulunan ve 2 milyar yıl önce aktif olan, bilinen tek doğal nükleer reaktör, ışığın madde ile etkileşimi ile ilgili bir şeyin değiştiğini gösteriyor. Los Alamos National Laboratory'den Steve Lamoreaux ve ekibi, Oklo'nun başlangıcından bu yana alfanın yüzde 4'ten fazla azaldığını ileri sürüyor.
Ancak Paris'teki Institute of Astrophysics'ten astronom Patrick Petitjean , Şili'deki Very Large Teleskope (VLT) tarafından saptanan kuasar ışığı analiz edince, alfanın değiştiğine ilişkin herhangi bir bilgiye ulaşmadıklarını bildirdi. Bu arada VLT'ın ölçümlerini inceleyen Webb, Paris ekibinin daha gelişmiş bir analize ihtiyaçları olduğu sonucuna vardı. Bu ölçümler üzerinde çalışan Webb ve ekibi bu yılın sonlarına doğru anomaliyi çözdüklerini açıklayabilir.
13) SOĞUK FÜZYON YOKSA GERÇEK Mİ?
Oda sıcaklığında çok kolay yoldan bedava enerji elde edildiğinde, bütün ülkelerin enerji sorunu çözülecektir. 16 yıl önce böyle bir deney gerçekleştirilmiş ve dünya ayağa kalkmıştı. Ancak, bu deney bir daha tekrarlanmamıştı. Şimdi bu düşünce yeniden canlandı!
16 yıldan sonra soğuk füzyon yeniden gündemde. Aslında, soğuk füzyon hiçbir zaman gündemden düşmemişti. ABD Deniz kuvvetleri laboratuvarlarında, nükleer reaksiyonların, oda sıcaklığında, tükettiğinden fazla enerji üretip üretmeyeceği konusunda 200'den fazla deney yürütüldü. Böyle bir sonuç, sadece yıldızların içinde oluşur..
Eğer bu, yani kontrollü soğuk füzyon yeryüzünde gerçekleşirse, enerji sorunumuz biter. Amerikan Enerji Bakanlığı yeni soğuk füzyon deneylerine yeniden açık çek verdi..
Enerji Bakanlığı'nın 15 yıl önce yayımlanan ilk raporu, Utah Üniversitesi'nden Martin Fleischmann ve Stanley Pons 'un orijinal soğuk füzyon sonuçlarının yenilenmesinin mümkün olmadığını açıklıyordu.
Soğuk füzyonun temel iddiası şuydu: Paladyum elektrotları ağır suya batırıldığı zaman ortaya çok büyük miktarda enerji çıkacaktı. Sonuçta bir enerji patlaması yaşanacaktı. Burada sorun füzyonun oda sıcaklığında gerçekleşmemesiydi.
George Washington Üniversitesi'nden mühendis David Nagel'e göre bu sorun değil. Süper iletkenlerin açıklanmasının 40 yılda açıklandığına dikkat çeken Nagel, soğuk füzyonu bu aşamada reddetmenin yanlışlığına değiniyor. Yani hala umut var!
1/12/2007 | Kategori: Bilim Kultur Islam | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
YILDIRIM NASIL DÜŞÜYOR? VE bazı AYLARIN GÜNLERİ NEDEN 28,30,31 G
YILDIRIM NASIL DÜŞÜYOR
Gökyüzünde
yılda 3 milyar şimşek veya yıldırım oluşmaktadır. Bir diğer deyişle
yılın herhangi bir zamanında dünyanın üstünde 2000 yıldırım bulutu
vardır ve dünyamıza her saniyede 100 yıldırım düşmektedir. Güçlü bir
fırtına, Hiroşima'ya atılan atom bombasından 100 kat daha fazla enerji
açığa çıkarmaktadır. Kim bilir? Belki bir gün gelecek yıldırımları da
enerji kaynağı olarak kullanmayı öğreneceğiz.
Bu gök olayı
insanlığın ilk tarihinden itibaren ilahi bir işaret olarak görülmüştür.
Yıldırım düşmesi insanlar için tehlikeli olmasına rağmen insan yaşamına
faydası da vardır. Yıldırımlar yeryüzündeki bitkiler için faydalı
maddeler olan nitratlar ve oksijenin de yeryüzüne inmesine neden
olurlar.
Her şey güneş ışıkları ile yeryüzünde ısınan havanın
yükselmesi ile başlıyor. Tabii içinde buharlaşan suyu da yukarı
taşıyarak. Bu yükselen hava yaklaşık 2-3 kilometreye ulaşınca havanın
soğuk katmanlarına rast geliyor. Soğuk havalarda nefes verince
nefesimiz nasıl buharlaşıyorsa aynen o şekilde buharlaşı-yor ve
gördüğümüz bulutu oluşturuyor. Bu bulutlar daha sonra hava akımları ile
20.000 metreye kadar tırmanabiliyorlar.
Aslı tam bilinememesine
rağmen bulutların bu yükselişleri sırasında içlerinde oluşan buz
kristallerinin birbirlerine sürtünerek bir statik elektrik enerjisi
açığa çıkardıkları öne sürülüyor. Bu elektrik enerjisi bulutların üst
katmanlarında pozitif(+), alt katmanlarında ise negatif(-) yüklü olarak
birikiyor. Bulutun içindeki yük havayı iyonize edecek güce ulaştığında
şimşek oluşuyor.
Yağmur bulutlarının alt yüzeylerindeki büyük
negatif yük içindeki elektronları iterek orayı da pozitif yüklü hale
getiriyor ve bu yük saniyede 1000 kilometre hızla toprağa iniyor, yani
kısa devre yapıyor. Yıldırımın bu andaki ısısı 30.000 derece olup
güneşin yüzeyindeki ısının 5 katı kadardır.
Yıldırım düşerken
çok şaşırtıcı bir şey oluyor. Yerden de buluta doğru bir boşalma
oluyor. Yerden 100 metre yükseklikte bu iki akım birleşiyor ve
iletkenliği çok fazla olan bir koridor oluşuyor. İşte bundan sonra
yıldırımı hiçbir şey durduramaz, pozitif yük hızla buluta doğru onu
nötr hale getirmek için yükselir, îşte yıldırımın havadan yere mi,
yoksa yerden havaya mı oluştuğunu yaratan soru bu.Bu koridordan yerden
göğe doğru neredeyse ışık hızının üçte biri hızla yükselen akını
yıldırımın göze gelen şiddetli ışığını da yaratır. Ardından yine
yukardan yere iner ve iki taraf arasındaki potansiyel farkı sıfırlanana
kadar bu olay 10-12 kez tekrarlanabilir.
AYLARIN GÜNLERİ NEDEN 28,30,31 GİBİ FARKLI
Cevap: Romalılar
milattan 758 yıl önce 10 aylık takvim uygulamasına başladılar. Bu ilk
orijinal Roma takviminde aylar, gündüz ve gecenin eşit olduğu, binlerce
yıldır hayatın başlangıç zamanı olarak kabul edilen Mart ayından
başlamak üzere, Martius (Mart), Aprilis (Nisan), Maius (Mayıs), Junius
(Haziran), Quin-tilis (Temmuz), Sextilis (Ağustos), September (Eylül),
October (Ekim), November (Kasım) ve December (Aralık) idi.
Bu
ay adlarından Quintilis'den (Temmuz), December'a (Aralık) kadar
olanlar, 5, 6, 7, 8, 9 ve 10 rakamlarının Roma'lı-larca telaffuz ediliş
şekliydi yani, Mart başlangıçlı takvime göre bu aylar yılın 5'inci,
6'ncı, 7'nci, 8'inci, 9'uncu, ve 10'uncu aylarıydılar. Bu 10 aylık
takvim geride hesaba katılmamış daha 60 gün bırakıyordu.
35
Yedek
olarak bırakılan bu 60 gün sorun yaratınca, Janarius (Ocak) ve
Februarius (Şubat) adları ile iki ay daha eklenerek takvim tamamlandı.
Yani yılın ilk ayı Martius (Mart), son ayı ise Februarius (Şubat) oldu.
Asırlar
sonra milattan 46 yıl önce Roma İmparatoru Julius Caesar (Sezar),
muhtemelen politik sebeplerden takvimde bazı değişiklikler yaptı. On
bir ayı 30 ve 31 gün olarak iki şekilde düzenledi, yılın son ayı olan
Şubat'a 29 gün verdi, her dört senede bir Şubat'a bir gün ilavesini
kabul etti. Ancak sonra nedendir bilinmez Janairus'u (Ocak) yılın ilk
ayı olarak ilan etti. Böyle olunca da, her 4 yılda bir eklenecek bir
günün, yeni durumda yılın ikinci ayı konumuna gelmesine rağmen
Februarius'a (Şubat) eklenilmesine devam edildi.
Julius
Caesar'in beklenmeyen ölümünden (Sen de mi Brütüs olayı!) sonra,
Romalılar bu çok sevdikleri imparatorlarının anısına Quintilis (Temmuz)
ayının ismini July olarak değiştirdiler.
Ondan sora tahta
çıkanlardan, Augustus kendi şerefine, Sex-tilis (Ağustos) ayının adını
kendi ismi ile değiştirerek, bu aya August adını verdi. Ama ortaya
başka bir sorun çıkmıştı. Sezar'm ayı 31 gün, Augustus'un ayı ise 30
gün çekiyordu. Sorunu yine imparatorun kendisi çözdü ve zaten 29 gün
olan Şu-bat'tan bir gün daha alarak Ağutos'a ekleyiverdi. Böylece iki
ay da eşitlenmiş oldu.
îşte size takvimin, niçin 12 ay
olduğunun, ayların isimlerinin nasıl konduğunun ve niçin farklı sayıda
günlerden meydana geldiklerinin, dört sene sonra eklenecek artık günün
niçin yılın sonuncu değil de, alakasız bir şekilde ikinci ayına
eklendiğinin küçük bir hikayesi.
Özellikle ortaçağda
takvimler üzerinde o kadar oynanmıştır ki, yapılan bilimsel
hesaplamalara göre, İsa'nın bugün kabul edilen Milattan, yani İsa'nın
doğumundan yaklaşık 6 yıl önce doğduğu, 36 yıl yaşayıp Milattan sonra
30 yılında öldüğü ileri sürülmektedir.
30/11/2007 | Kategori: Bilim Kultur Islam | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
DÜNYANINN ARADIĞI UYGARLIKLAR VE NUHUN GEMİSİ
DÜNYANIN ARADIĞI KAYIPLAR
Yeryüzünde
birçok kayıp medeniyet ve kültür hazinesinin bulunması için her yıl
onlarca araştırma yapılıyor. Kayıplar arasında en fazla merak
uyandıranların başında Nuh un Gemisi geliyor.
Nuh un Gemisi ni
bulmak için çeşitli tarihlerde yapılan birçok arama çalışması sonuçsuz
kalmasına rağmen halen araştırmacıların en fazla ilgilendikleri
kayıplar arasında ilk sırada yer alıyor.
AĞRI DAĞI NDA MI?
Nuh
un Gemisi nin Ağrı Dağı nda olduğa inananların sayısı hayli fazla.
Resmi kayıtlara göre, Nuh un Gemisi ni aramak üzere 20 Ağustos 1829 da
Ağrı Dağı nın zirvesine ulaşan ilk araştırmacı Alman bilim adamı
Frederic Parrot oldu. Parrot, Nuh un Gemisi nin Ağrı Dağı nda
bulunduğunu öne sürerek biri Rus, 6 sı Alman 7 arkadaşı ile zirveye
ulaştıktan sonra dönüşte, gemiyi bulamadığını ama izlerine rastladığını
iddia etmişti.
Ağrı Dağı na daha sonra da arama tırmanışları
gerçekleştirildi. 1916 yılında Vladimir Roskovski adlı bir Rus pilot,
Ağrı üzerinden uçarken bir gemi kalıntısı gördüğünü iddia etmiş ve
konuyu tekrar gündeme taşımıştı.
11 Eylül 1959 da Milli Müdafaa Vekaletine bağlı Harita Müdürlüğünde görevli binbaşı İlhami Durupınar da Ağrı Dağı nın 4000-
Nuh
un Gemisi ni bulmak amacıyla dağa çıkanlardan birisi de aya ilk ayak
basan astronotlardan James Irwin oldu. Irwin ve arkadaşları da Nuh un
Gemisi nin Ağrı Dağı nda olduğunu ileri sürerek araştırma yapmış ama
gemiyle ilgili somut bir bulgu elde edememişlerdi.
KAYIP MEDENİYET ATLANTİS
Sular
altında kaldığı söylenen efsanevi ada Atlantis de insanoğlunun en fazla
merak ettiği ve bulunması için araştırmacıların çalışma yaptığı en
önemli kayıplardan biri olarak dikkat çekiyor.
İspanya nın
güney sahilleri, Girit Adası yakınları, Konya, Kıbrıs ile Suriye
arasında Akdeniz in derinleri gibi birçok değişik bölgede olduğu ileri
sürülen medeniyetin izlerini bulmak için yapılan çalışmalar bıkmadan
sürdürülüyor.
Bugün birçok insanın varlığına inandığı Atlantis
ten ilk bahseden ise ünlü düşünür Eflatun.... Kaynak olarak Atinalı
Solon u gösteren Eflatun a göre Atlantis, Cebelitarık Boğazı nın
batısında, Libya dan daha büyük bir ülke. Eflatun dan günümüze kadar
gelen bilgilere göre, Batı Avrupa ile Libya yı ezip geçen Atlantis
orduları, Atinalıların gösterdiği direnç karşısında gerilemek zorunda
kalır ve şiddetli bir deprem sonunda da MÖ 9600 de, bir gece içinde
sular altında kalır.
KUTSAL KASE
Dan
Brown ın Da Vinci Şifresi kitabıyla gündeme gelen ve efsaneye göre, Hz.
İsa nın Yahudi ve Romalıların oluşturduğu askeri bir güç tarafından
yakalanıp çarmıha gerilerek idam edilmesinden önce havarileri ile
yediği son akşam yemeğinde kullandığı veya çarmıha geriliş esnasında
Arimatealı Yusuf un İsa dan akan kanı doldurduğu bir kasenin varlığına
inanlar da çoğunlukta.
Vatikan ın varlığına inanmadığı Kutsal
Kase özellikle Hristiyan araştırmacıların ve hazine avcılarının
geçmişte olduğu gibi günümüzde de büyük ilgisini çekiyor. Antakya da
olduğu yönünde iddiaların ortaya atıldığı Kutsal Kase nin İstanbul daki
Çemberlitaş ın altında bile olabileceği ileri sürülmüştü.
KAYIP KITA MU
İzlerine
tarih içinde pek çok uygarlıkta rastlandığı ifade edilen batık Mu
kıtası, insanoğlunun en büyük kayıp meraklarından birisini oluşturuyor.
19. Yüzyılda İngiliz araştırmacı James Churchward kayıp kıta
için Orta Amerika da çeşitli araştırmalar yaparak, konuyla ilgili
eserler kaleme aldı.
Bilim
dünyası Mu uygarlığının varlığına kuşkuyla yaklaşmasına rağmen, kıtanın
battığı öne sürülen tarihte dünyada büyük bir jeolojik olayın yaşanması
araştırmacılar için her zaman dikkat çekici bulundu.
Atatürk
ün, Churchward ın Mu kıtasıyla ilgili eserlerini Türkçe ye çevirtmesi
ve Tahsin Bey i araştırma yapmak üzere Meksika ya büyükelçi ataması,
kayıp kıta Mu nun Türklerin kökeni açısından da önemli olabileceği
düşüncesinden kaynaklanmıştı.
HAZRETİ MUSA NIN SANDIĞI
Ahit Sandığı veya Tabut-u Sakine olarak adlandırılan Hazreti Musa nın sandığı da en önemli kayıplar arasında.
Atatürk
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Felsefe ve Din Bilimleri Bölüm Başkanı
Prof. Dr. Ali Rafet Özkan, Hazreti Musa nın kutsal kitap Tevrat ı
çoğaltarak 12 kabilesine dağıttığının, aslını ise yaptırdığı bir
sandıkta korumaya aldığının bilindiğini anlatarak, şunları söyledi:
Hazreti Musa nın çeşitli eşyalarının da bulunduğu söylenen sandık,
Kudüs teki mabette koruma altına alınır. MÖ 586 Babil orduları
tarafından istila edilen Kudüs teki mabet yağmalanır ve Hazreti Musa
nın sandığı kaybolur.
Hazreti Musa nın sandığının yeraltı
mağaralarında saklandığı yönünde bazı görüşlerin bulunduğunu anlatan
Özkan, sandığın nerede olduğu ya da akıbeti konusunda somut bir bilgi
olmadığını ifade ederek, Bu sandığın Antakya da bir mağarada saklandığı
da ileri sürülüyor diye konuştu.
NUHUN GEMİSİ

üstteki fotograf 10 haziran 1949'da Amerikan hava kuvvetleri tarafindan AGRI DAGI'nda çekilmistir
Bugüne kadar hiçbir din adami, hiçbir bilim
insani, hatta CIA bile, “Evet Nuh’un Gemisi’ni bulduk” demedi. Oysa,
yeryüzünün her yani kesfedilmisken ve artik savaslar bile uydulardan
yönetiliyorken, bilim ve teknolojinin ulastigi bu düzeyle, Nuh’un Gemisi de çoktan bulunmus olmaliydi.
Dünya
üzerindeki birçok kültür, Nuh’un Gemisi’nin, kendi cografyalarinda yer
alan bir dagin tepesine oturduguna inanir. Örnegin, bu kutsal dag
Grekler için “Parnassus”, Babilliler için “Nimus”, Asurlular için
“Nizar”, Hindular için “Himavat”, Inkalar için And Daglari’nin zirvesi,
Aztekler ve Toltekler için “Colhuacan”, Hiristiyanlar için “Ararat”
(Agri Dagi), Müslümanlar için “Cudi”dir. Nuh’un Gemisi söylencesine ve
onun bulundugu yere iliskin, Tevrat ve Kuran’daki anlatimlar en yaygin
inançlar olarak kabul edilmekle birlikte, Nuh’un Gemisi ve “Tufan”
söylencelerinin, yalnizca Ortadogu kökenli olduklarini öne sürmek dogru
degildir. Tufan, yani insanlarin “günahlarindan ötürü Tanri tarafindan
cezalandirildiklari” ve bir zamanlar yeryüzünün bir bölgesini ya da
tümünü sularin basip tüm yasamin sona erdigine, sonra yeniden
baslatildigina iliskin inanç, gelmis geçmis tüm uygarliklarin
söylencelerinde yer alan bir inanistir. Iskandinavlar’dan Mayalar’a,
Çinliler’den Hopi kizilderililerine, Sümerler’den Alaska’da yasayan
Tlingit’lere dek, degisik adlarla anilmakla birlikte, tüm insan
topluluklarinin bir “Nuh”u, “hayvan çiftleri”, bir “Gemi”si ve tabii ki
bir “dag”i vardir. Bu “seçilmisler”in yolculugunun süresi ise 6 gün 6
gece ile 60 gün 60 gece ya da 52 yil arasinda degismektedir.
Hiristiyanlar, Gemi’nin “Ararat” (Agri) Dagi’nda, Müslümanlar ise Sirnak ve Silopi kentleri arasinda yer alan
Çaglar
boyunca dinsel inançlar ile çatisan bilimsel anlayis da bugün artik
yeryüzünde büyük bir tufanin meydana geldigini kabul ediyor. Bilim
aslinda mitolojik bir kavram olarak kabul ettigi Nuh’un Gemisi ile
degil de, daha çok Tufan ile, yani binlerce yil önce yasanmis büyük bir
taskin felaketi ve nedenleri ile ilgileniyor. Tufanin, yani tüm
zamanlarin en büyük su baskininin nerede oldugu açik biçimde
belirlenirse, bu, yeryüzünün jeolojik, arkeolojik hatta antropolojik
tarihi açisindan önemli yeni bilgilere ulasilmasi anlamina gelecek.
En
son öne sürülen yaklasimlara göre, günümüzden yaklasik 10 bin yil önce,
buzul çaginin sonlarinda, buzullarin erimesiyle deniz düzeyi yükselmeye
ve Akdeniz’in sulari, o sirada bir göl olan Karadeniz’e akmaya basladi.
Bir düsleyin: Bogazlar askida, bugünkü Istanbul Bogazi, örnegin
Peki
bu durumda Alaska’da, Hindistan’da ya da Güney Amerika’da da bir
Karadeniz ve bir Istanbul Bogazi var miydi? Galiba bunu arastirmak da o
yörelerin bilim insanlarina düsüyor...
Agri
Dagi’na çikan ilk kisi olarak bilinen Hollandali gezgin Jan Struys,
1670 yilinda, dagin eteklerinde inzivaya çekilmis bir Hiristiyan kesise
rastlamasaydi, Nuh’un Gemisi belki de hâlâ kutsal kitaplarin satirlari
arasindaki yerini sürdürüyor olacakti. Kesis, gezgin Struys’a, Nuh’un
Gemisi’ne girdigini söylemis hatta Gemi’nin parçalarindan kopardigini
iddia ettigi bir ahsap parçasindan oyulmus küçük bir haç bile vermisti.
Resmî kayitlara göreyse, Nuh’un Gemisi’ni aramak üzere 20 Agustos 1829’da Agri Dagi’nin zirvesine ulasan ilk kisi Alman bilim
adami Frederic Parrot oldu. Parrot, Padisah 2. Mahmud ile görüserek,
Nuh’un Gemisi’nin Agri Dagi’nda bulundugunu öne sürdü. Padisah biraz da
saskinlikla gerekli izni verdi ve Parrot, biri Rus alti Alman arkadasi
ile zirveye tirmandi. Dönüste, Gemi’yi bulamadigini ama izlerine
rastladigini açiklamasi Avrupa’da ve Hiristiyan âleminde büyük heyecan
yaratti.
Daha sonra, 1835’te, 1845’te ve 1846’da Rus dagcilar
tirmandi Agri’ya. 10 Agustos 1883 tarihli Chicago Tribune gazetesinde,
bir Istanbul gazetesine dayanilarak, Nuh’un Gemisi’nin bulunduguna
iliskin bir haber yayimlanmasi yine ortaligi karistirdi. Amerika’da
birbirine ardina Nuh’un Gemisi kulüpleri kurulmaya ve Amerika’dan
Agri’ya sik sik ekipler gelmeye basladi.
1890’da zirveye ulasan ve yine bir Rus olan Milo Koseviç ise Agri’ya tirmanin ilk kadin olma unvanini elde etti.
1916’da
Vladimir Roskovski adli bir Rus pilot, Agri üzerinden geçerken bir gemi
kalintisi gördügünü iddia edince gözler bir kez daha Agri’ya çevrildi.
O
yillarda Agri’ya tirmananlar, gelecekte ne tür sorunlara ve
tartismalara yol açacaklarini kuskusuz ki bilmiyorlardi. Aslinda,
1921’de Sovyetler Birligi, Dag’in kuzey yamaçlarindaki haklarini
Türkiye Cumhuriyeti’ne devretmese, 1932’de Türk-Iran sinir düzeltme
islemiyle Küçük Agri Türkiye sinirlarina alinmasaydi, gelecekteki
sorunlar yalnizca bir ülkeyi degil, üç ülkenin yöneticilerini, basinini
ve kamuoyunu, diplomatik, siyasal ve dinsel açilardan oldukça mesgul
edecekti.
Milo Koseviç, Büyük Agri’nin zirvesine tirmanan ilk
kadindi ama zirveye ulasan tek devlet baskani olma unvani ise Türkiye
Cumhuriyeti’nin besinci cumhurbaskani Cevdet Sunay’a aitti. Sunay,
kurbay binbasi oldugu 1937 yilinda bir ekiple zirveye çikmisti.
Adi
pek duyulmamis, ansiklopedilerde ya da biyografi sözlüklerinde yer
almayan bir kisi daha vardir ki, Nuh’un Gemisi arastirmacilari (onlara
“gemici”, “gemi avcisi” ya da Ingilizce’deki “ark” sözcügünden ötürü
“arkolojist” deniliyor), gerçekten de ona çok sey borçludurlar. 11
Eylül 1959’da, Harita Umum Müdürlügü’nde görevli harita mühendisi
Yüzbasi Ilhan Durupinar, Büyük Agri’nin havadan çekilmis fotograflari
üzerinde incelemeler yaparken Nuh’un Gemisi’ne çok benzeyen bir olusum
kesfetmisti.
Ankara’daki ABD Büyükelçiligi araciligiyla
Türk Hükümeti’ne basvurarak, “Nuh Gemisi’ni iliskin kalintilar”i satin
almak istediklerini resmen bildirmislerdi.
“Gemi avcilari” ile
kesif gezilerinin sayisi 1960’larda artmaya devam etti. Özellikle
Amerikan kökenli çok sayida arastirma grubu, Türk hükümeti’nden Agri’ya
çikmak için izin istiyordu. Çikma iznini alanlar ise genellikle eli bos
dönüyordu. Bu arastirmacilardan biri olan Erly Cummings, denildigine
göre, konuyla ilgili, dünyadaki en iyi bireysel arsive sahipti.
Cummings, yüzbasi Durupinar’in kesfettigi olusuma ancak 1974’te
ulasabilmisti. Ayni yil tüm “gemi avcilari”ni kötü bir sürpriz
bekliyordu. Çünkü Türk yetkililer artik Agri Dagi’nin bulundugu yeri,
ulusal güvenlik nedeniyle “yasak bölge” ilan etmisti. O yildan sonra
gemi meraklilari, bir süreligine Agri Dagi’nin uydudan çekilmis
fotograflarinin analiziyle yetinmek zorunda kaldilar. 1984’te bölge
turizme açilinca on yil boyunca oldukça “birikim” olusturan “gemi
avcilari” birbiri ardina Türkiye’ye gelmeye basladilar. Bunlarin içinde
en ilginç kisi kuskusuz ki Ay’a ayak basan astronotlardan biri olan
James Irwin idi. Astronot Irwin, daha önceleri de, Ay’dayken “gizemli
ilâhî sesler duydugunu” söylemesiyle kamuoyunda büyük bir ilgi odagi
olmustu. Simdi de , birbiri ardina yaptigi basin toplantilarinda
Gemi’yi kesinlikle bulmaya kararli oldugunu söylüyordu. Fakat asil
gürültüyü, bir diger ABD’li “avci” Marvin Steffins koparmisti.
Steffins, Gemi’ye ait oldugunu iddia ettigi parçalari, gizlice
yurtdisina çikarinca, bu kez dönemin Kültür ve Turizm Bakani Mükerrem
Tasçioglu bir açiklama yapmak zorunda kalmisti. Kaçirilan parçalarin
Agri’nin tasindan topragindan ibaret oldugunu söyleyen Tasçioglu, 30
Agustos 1984’te söyle konusmustu: “Irwin Ay’a inerken üsütmüs
olabilir!.. Steffins ile öteki arastirmacilar ise para amaciyla senaryo
yazmislar...”
1986’da bu kez baska bir Amerikali, David Fasold
daha etkileyici bir iddia ortaya atti: “Herkes yaniliyor! Gemi, Agri’da
oldugu söylenen yerde degil, daha asagida, Üzengili köyü
yakinlarinda...” Fasold, iddiasini, yine dev bir gemiye benzetilen
olusum ile de destekliyordu.
Astronotlar, CIA ajanlari,
“arkolojistler” (gemiciler), batik gemi çikarmada uzman olanlar, herkes
yüzyili asan bir süredir Nuh’un Gemisi’nin pesinde. Peki ne olacak gemi
bulundugu zaman? Bunun, Akdeniz’de 500 yil önce korsanlar tarafindan
batirilan herhangi bir geminin bulunmasi gibi bir bulunma olmayacagi
açik.
Örnegin David Fasold, Üzengili (eski adiyla Mesar) köyü
yakinlarinda Nuh’un Gemisi’ne ait oldugunu iddia ettigi olusumu
kesfettiginde, bakin neler olmustu: Nuh’un Gemisi’nin varligina iliskin
hiçbir somut kanit olmamasina karsin Agri Valiligi olusumun bulundugu
yere turistik bir kafeterya yaptirmaya baslamisti. Üzengili köyü,
Nuh’un Gemisi sayesinde hemen bir yola kavusmustu. Bir de küçük çapli
bir arazi anlasmazligi yasanmisti: Iki Üzengili, “gemi”nin kendi
arazileri içinde oldugunu iddia ederek yetkililere ayri ayri
basvurmuslardi. Ayni aileden olan bu kisiler “onun degil, benim!”
biçiminde birbirlerine de düsmüslerdi. Sonunda devlet olaya el koymus
ve üzerinde hiçbir bitki örtüsünün bulunmadigi kayalik arazinin,
“Yapilan tahkikat sonucunda bu arazinin, vergi kayitlari kapsaminda bir
yer olmadigi anlasildi ve maliye adina tesciline karar verildi...”
denilerek Hazine’ye ait oldugunu saptanmisti.
1987’de ise
Agri’ya tirmanmak, Türk yetkililerce tekrar yasaklandi. Yasagin
kaldirilacagina iliskin söylentiler olmakla birlikte, en azindan Bütün
Dünya’nin bu sayisinin yayina hazirlandigi siralarda yasak hâlâ
kalkmamisti.
Yüzbasi Durupinar’in Hayat dergisine verdigi ve
yayimlanmasini sagladigi fotograflar, yalnizca Hiristiyanlar’in,
Müslümanlar’in ve “gemiciler”in degil, bir baska kesimin daha ilgisini
çekecekti: Gizli servislerin. Dünya üzerinde olup biten herseyden
haberi olan CIA’in, Nuh’un Gemisi gibi bir olaya kayitsiz kalmasi
beklenemezdi. Ancak uzun yillar sonra, CIA’in, “Agri Dagi Anomalisi”
baslikli bir dosya açtigi, 1959’dan beri Agri Dagi’ndaki bu olusum ile
ilgilendigi ve havadan, uzaydan, uydularla, U2 casus uçaklariyla türlü
açilardan çekilmis binlerce fotograflik bir arsivi oldugu ortaya
çikacakti.
CIA’in “sir”ri 1995’te açiklandi. Önce “Gemi’yi
bulduk”, sonra da 1997’de, “Agri’da gemi yok!” dediler. Belki de türlü
nedenlerle, “belirsizligin” sürmesi gerekiyordu! Tüm bunlar Yüzbasi
Durupinar’in kesfettigi olusuma iliskin fotograflardan kaynaklanmisti.
Ancak daha 1986’da, “Jeomorfoloji Dergisi”nde Yilmaz Güner imzasiyla
yayimlanan bir makaleyle; bir gemiye çok benzetilen sözkonusu
kabartinin, jeolojide “yer akmasi” (“earthflow”) adiyla anilan ve
buzullarin kaymasiyla ortaya çikmis, son derece dogal bir olusum oldugu
öne sürülmüstü. Bir anlamda “son nokta” islevi tasiyan bu yaklasimin
Nuh’un Gemisi’ne iliskin simdiye dek yapilmis en ayrintili ve bilimsel
çalisma oldugu kabul edildi.
Nuh’un Gemisi’ne iliskin en taze
haber ise 1999 Kasimi’nda Amerikan gazetelerinde yayimlandi. Merkezi
ABD’de bulunan “Nuh’un Gemisi Dernegi”nin duyurusu söyleydi:
“Türkiye’de Agri Dagi’nin çevresinde düzinelerce arastirma yapildi ama
kesif kanitlanamadi. 31 Aralik 2000’e dek Nuh’un Gemisi’ni kesfedene 1
milyon dolar ödül verecegiz.”
Kesin olan bir sey daha var ki,
o da, bu Nuh’un Gemisi “isi”nden birilerinin oldukça zengin oldugu.
ABD’de birçok dernek ve kulüp bulunuyor. Ülkede siradan bir Nuh’un
Gemisi konferansina, yalnizca girmek için, en düsük tarifeden 10-15
dolar ödemek gerekiyor. Konusmacilar, her konferansin sonunda
genellikle, “Mutlaka Agri’ya gitmeli, tirmanmali ve Gemi’yi bulup,
kutsal kitabimizda yazilani dogrulamaliyiz” demekte ve dindar insanlar
da bu ugurda para bagisinda bulunmaktan kaçinmamaktadir. “Gemi
avcilari” her seferinde Türkiye’ye geliyorlar, fotograf ve filmler
çekiyorlar, sonra dönüp bunlari parali konferanslarda gösterip, “Bu kez
bulamadik ama gelecek yil mutlaka...” diyorlardi. Gemi de, dogaldir ki
bir türlü bulunamiyordu.
Agri’ya çikisin yasaklandigi 1987’den
buyana, bu “sektör”de etkinlik gösterenlerin, geçimlerini nasil
sagladiklarini insan gerçekten merak ediyor! Nuh’un Gemisi’ne iliskin
anlatimlarin temeli büyük dinlerin kutsal kitaplarina dayaniyor. Gemi
bulundugu zaman, dinler arasindaki çatismalar sona mi erecek?
Yeryüzünde belki de ilk kez, büyük dinlerin izleyicileri ortak bir hac
yeri mi belirlemis olacaklar?
Tüm kesimlerin görüs ve
inanislarindan söyle bir ortak payda çikartmak olasi: Ortada öyle ya da
böyle kötü bir olay var: Bir dinin izleyicisi olanlar, “insanlarin çok
günah isledikleri” gerekçesiyle Tanri tarafindan cezalandirildiklarini;
bilim ise o yörede büyük bir sel felaketi yasandigini, ve binlerce insanin öldügünü savunuyor.
Ezoterik
felsefenin izleyicisi olan daha baska bir kesim daha var ki; buna göre
de, bir tufandan kurtulan tüm insanlarin ve tüm canli türlerinin, her
birinden birer çift olsa bile, bir gemiye sigmalari düsünülemeyecegine
göre, buradaki geminin bir önemli bir sembolden ibaret oldugu
savunuluyor.
Eger gerçekten yazildigi gibi bir Tufan
yasanmissa ve “seçilmisler”, yani bizim atalarimiz bir gemi
araciligiyla kurtulmus ve yeni bir yasama baslamislarsa, üstelik Nuh da
ogullarina Tufan’dan sonra, “Bu gemiyi yok etmeyelim, insanoglu görsün
de ibret alsin” demisse ve bugün dünyada yaklasik 4 milyar insan da
buna inaniyorsa bu “gemi”, Agri’da ya da Alaska’da, bu dünyanin bir
yerlerinde olmalidir. Üstelik, “Gemi”ye ulastigini iddia eden çok
sayida “gemici”, tahta, beton ya da zift gibi çesitli “kanitlar”a sahip
olduklarini öne sürüyorlar. Bugüne kadar hiçbir din adami, hiçbir bilim
insani, hatta CIA bile, “Evet Nuh’un Gemisi’ni bulduk” demedi. Oysa,
yeryüzünün her yani kesfedilmisken ve artik savaslar bile uydulardan
yönetiliyorken, bilim ve teknolojinin ulastigi bu düzeyle, Nuh’un Gemisi de çoktan bulunmus olmaliydi.
Kimbilir
belki de o, gerçekten içinde bir mesaj barindiran bir simge gemidir.
Belki de önemli olan Nuh’un Gemisi’nin bulunmasi degil, Nuh’un
gemilerine gereksinim olmamasidir.
30/11/2007 | Kategori: Bilim Kultur Islam | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı