
Burada legolardan mancınık nasıl yapılr onu anlatıyor, daha doğrusu gösteriyor. Çocukların hayal gücü nasılda çalışıyor.Ayrıca size başka türlü nasıl yapılabileceği hakkında bir fikir vereceğini düşündüğüm linki vereyim.Buradan

DOKTOR ÇOCUĞUM ÇOK YARAMAZ:)))
Çocuğa
hangi davranışlarının iyi, hangi davranışları yapmaması gerektiğini
öğretmek ebeveynlerin görevidir. Bunların çocuğa öğretilmesi aslında
sanıldığı kadar zor değildir, ancak biraz sabır gerektirir. Özellikle
küçük çocukların öğrenmesi zaman aldığından, hatalı bir davranışı
değiştirmek genellikle birkaç haftalık bir çalışmayı gerektirir. Bunun
için acele edip hemen ümitsizliğe kapılmamalıdır.
Çocuk eğitiminde cezanın yeri
Terbiye
etmek denilince pek çok kişinin aklına hemen cezalandırma gelir. "Dayak
cennetten çıkmadır" ya da " Kızını dövmeyen dizini döver" gibi
atasözleri, ülkemizde cezalandırmanın çocuk eğitiminin bir parçası
olarak asırlarca kullanıldığının bir kanıtı olarak dilimizde yer
etmiştir. Terbiye etmek ve cezalandırmak birbirinden çok farklı
kavramlardır. Terbiye, çocuğa olumlu davranışların, kendini nasıl
kontrol etmesi gerektiğinin öğretildiği ve içinde ödüllendirmenin de
yer aldığı bir sistemdir. Cezalandırma ise daha negatif bir anlam
taşır; çocuğun yaptığı ya da yapmadığı bir davranışın arkasından gelen
bir sonuçtur. "Terbiye etmek" bizim geleneklerimizde genellikle cezayı
çağrıştırdığından, "eğitmek" kavramının kullanılması daha yerinde
olacaktır. Çocuk yalnızca yanlış yaptığı zamanlarda değil, diğer
zamanlarda da davranışları konusunda eğitilmelidir. Hatalı
davrandıkları zaman çocuklara kızma ve azarlama yerine, olumlu
davrandıklarında yüreklendirme ve takdir etme, onların yanlış
davranışlarını daha kolay değiştirmelerini sağlayacaktır. Çocuklar
kendilerine değer verildiğini gördükçe kendilerini daha iyi hissedecek,
çevredekileri daha fazla dinlemeye gayret edecektir.
İyi davranışların takdir edilmesi
Çocuğun
ilerideki davranışlarının temeli daha doğumdan itibaren biçimlenmeye
başlar. Örneğin, bebek altını kirlettiği ya da acıktığı zaman ağlayarak
isteklerini belirtir. Anne hemen onun yanına gidip isteğini
karşıladığında, bebek annesinin yanında olduğunu bilerek ona güven
duyar.
Bebek iki aylık
olduğu zaman, kendi kendine uykuya dalmasına izin verilmelidir. Bu
aydan itibaren, bebeğin uyku, beslenme ve oyun zamanları aileye uyum
sağlayacak biçimde belirli bir düzene konulmaya çalışılmalıdır. Bebek
emeklemeye ve yürümeye başladıktan sonra gereken güvenlik önlemleri
alınmalı, onun için tehlikeli olabilecek cisimler ortalıkta
bırakılmamalıdır. Çocuk için tehlikeli olmayacak eşyalar ise, merakını
gidermesi açısından onun ulaşabileceği yerlere konulmalıdır. Örneğin,
ağır tencere ve çaydanlık gibi çocuğun yaralanmasına neden olabilecek
eşyalar dolapta kilitli tutulurken, daha hafif olan tabaklar ve plastik
eşyaların konulduğu dolaplar açık tutulabilir. Çocuğun hareketlenmeye
başladığı bu dönem, ona en fazla dikkat gösterilmesi gereken dönemdir.
Örneğin, bebek soba ya da elektrik ocağı gibi sıcak bir eşyaya
yaklaştığında, "hayır, sıcak!" gibi ifadelerle oradan uzaklaştırılmaya
çalışılmalı ve oynaması için eline bir oyuncak verilmelidir.
Başlangıçta bebek bunun bir oyun olduğunu zannedip gülse bile, birkaç
hafta sonra onun zararlı bir şey olduğunu öğrenecektir.
Çocuk 18 aylık
olduğunda çocuğun kontrol edilmesi biraz daha zorlaşır. Bu yaşlarda
çocuk kendi gücünün sınırlarını öğrenmek ister. Bu dönemde, anne, baba
birlikte, onun hangi davranışlarına izin verip hangilerine
vermeyeceklerini kararlaştırmalıdırlar. Böylece çocuk da bir ikileme
düşmemiş olur. Ebeveynin nasıl davranması gerektiği konusunda aşağıda
bazı ipuçları verilmiştir:
a. Çocuğa değişik seçenekler sunmak
Belirli
sınırlamalar getirirken, aynı zamanda belirli bir serbestlik de
tanınmış olur. Örneğin "Oyuncaklarını kendin mi toplamak istersin,
yoksa sana yardım edeyim mi?" denilebilir.
b. Yapılması istenen davranışı bir oyuna dönüştürmek
Eğer
çocuktan istenen davranış ilginç bir hale getirilirse çocuk bundan zevk
alacaktır. Örneğin, ona "Hadi bakalım yarış yapalım, hangimiz daha
çabuk elbisesini giyecek?" denilebilir.
c. İleriye dönük plan yapmak
Çocuk
hep aynı olumsuz davranışları yineliyorsa, örneğin, bakkala gidildiği
zaman sürekli bir şeyler istiyor, tatsızlık çıkarıyorsa, başka bir
zamanda bunun doğru olmadığı ona öğretilmelidir. Bunun için, çocuğun
karnının tok olduğu bir zaman bakkala götürülerek alıştırılmaya
çalışılmalıdır. Sıkılmaması için de çocuğun yanında oyuncak ya da kitap
vb. götürülebilir.
d. Olumlu davranışını takdir etmek
Çocuk
olumlu bir davranış gösterdiğinde bu davranışı nedeniyle
onurlandırılmalıdır. Bu, her zaman çocuğa hediye alınması anlamına
gelmez; ona sarılıp "Bugünkü güzel davranışından dolayı çok mutlu
oldum, teşekkür ederim" demek de onu çok mutlu edecek, ilerideki
davranışları için yüreklendirecektir. Ama bazen işler yolunda
gitmeyebilir. Eninde sonunda, çocuk anne ya da babasını dinlemediğinde,
onların nasıl davranacağını, gerçekten söylediklerini yapıp
yapmayacaklarını sınamak isteyecektir. Eğer çocuk ebeveynleri
dinlemiyor ise, bu durumda başvurulacak bazı yöntemler vardır:
1. Doğal sonuçlar
Çocuk
yaptığı hareketin doğal sonuçlarına katlanmasını öğrenmelidir. Ancak bu
sonuçlar çocuk için herhangi bir tehlike yaratmamalıdır. Örneğin, çocuk
sütünü kasıtlı olarak dökmüşse, o öğünde yeniden süt içemeyecek ya da
eğer oyuncağını kırmışsa artık o oyuncakla oynayamayacaktır.Bu
kendisinin yaptığı davranışların bir sonucu olduğu için de anne ya da
babayı suçlamayacaktır (kendi düşen ağlamaz kuralı). Böylece çocuk
sütünü bir daha dökmemesini, oyuncağı ile daha dikkatli oynamasını kısa
zamanda öğrenecektir.
2. Mantıklı sonuçlar
Çocuğun
doğal sonuçlarla öğrenmesi en iyisidir. Ancak bu her zaman işe
yaramayabilir. Örneğin, anne çocuğa oyuncaklarını toplamasını
söylemişse ve çocuk da bunu yapmıyorsa ne yapılabilir? İşte bu durumda,
çocuğun hareketiyle ilgili bir sonuç yaratılabilir. Anne, eğer çocuk
oyuncaklarını toplamazsa onları kaldıracağını ve akşama kadar
oyuncaklarla oynayamayacağını ona söyleyebilir. Bunu söylerken annenin
söylediği şeyi gerçekten yaparak ciddi olduğunu çocuğa göstermesi
gerekir. Fakat bunu bağırarak değil, yumuşak bir ses tonu ile
söylemelidir.
3. Çocuğun çok istediği bir şeyi kısıtlamak
Mantıklı
bir sonuç çıkarmak her zaman mümkün olmayabilir. Çocuk ebeveyni
dinlememekte ısrar ediyorsa, çocuğa çok istediği başka bir şeyin
kısıtlanacağı söylenebilir. Ancak bu yöntem uygulanırken bazı noktalara
dikkat edilmelidir: Beslenme gibi çocuğun gerçekten gereksinimi olan
şeyler ısıtlanmamalıdır. Bu yöntemin etkili olabilmesi için
kısıtlanacak şey çocuğun gerçekten çok istediği bir şey olmalıdır.
Ebeveyn
söylediği şeyi gerçekten yapmalıdır. Örneğin, davranışını düzeltmediği
sürece çocuğa dondurma yiyemeyeceği söylenmiş, fakat herhangi olumlu
bir gelişme olmadığı halde, anne ya da baba onun gönlünü almak için
biraz sonra dondurma almışsa, bu yöntem doğaldır ki işlemeyecektir.
4. Belli bir süre bir yerde bekleme cezası
Bu
ceza, diğer yöntemler işe yaramadığında en son çare olarak
kullanılabilir. Bu yöntem, çocuk diğer çocukları ısırdığında,
vurduğunda ya da buna benzer durumlarda kullanılabilir. Çocuk önce bir
kez ikaz edilir, eğer aynı davranışı sürdürürse, ona önceden
belirlenmiş bir odaya ya da odanın bir köşesine gitmesi, orada bir
süre, genellikle de bir sandalyede sessiz bir biçimde beklemesi
söylenir. Eğer oraya gitmemekte direnirse, kucaklanarak oraya götürülür
ve bir süre orada kalması sağlanır. Bu cezanın neden verildiği birkaç
cümle ile ona anlatılmalıdır. Çocuğun bekletildiği oda ya da yer çocuk
açısından herhangi bir tehlike içermemelidir.
Çocuğun orada
bekleme süresi kabaca her yaş için 1 dakika olarak belirlenir (Örneğin,
4 yaşında bir çocuk için 4 dakika gibi). Eğer ceza süresi çok uzun
tutulursa, çocuk neden oraya konulduğunu bir süre sonra unutacaktır.
Ceza
süresi için saat kurulur, saat çaldığında çocuğa cezasının bittiği
söylenir. Çocuk bu süreyi uslu bir biçimde tamamlarsa, sevecen bir
biçimde kucaklanır ve "Tatlım, cezalı olduğun için orada kalmak
zorundaydın" gibi sözler söylenir ve olay orada kapanır. Bu durumu
çocuk ile tartışmak gerekirse en az birkaç dakika geçmesi
beklenmelidir. Eğer ceza süresi içinde çocuk gene bağırır çağırır ve
olayı protesto ederse, saat yeniden kurulur ve süre baştan başlatılır.
Bu yöntemle, genellikle 2 hafta içinde çocuk uyum sağlamayı
öğrenecektir.
Etkili bir eğitim için bazı öneriler
Çocuğun
neler yapıp neler yapamayacağına karar verilmelidir. Her çocuk aynı
hızda büyüme ve gelişme göstermez. Ebeveyn çocuğa bir şey söylediğinde
çocuk yapmıyor ise, bu kasıtlı olabileceği gibi çocuk onu
anlamadığından ya da yapamadığından da olabilir.
Ebeveynler
konuşmadan önce iyice düşünmelidir. Daha önce çocuğa herhangi bir
uyarıda bulunmuş ya da bir kural koymuşlarsa ona uymaları gerekir.
Bununla birlikte, çocuktan beklenen davranış ya da konulan kurallar
gerçekçi olmak zorundadır. Bir diğer önemli nokta da, ebeveynin her
zaman aynı biçimde davranması, bir gün farklı diğer gün farklı kurallar
koymamasıdır. Çocuklar ne zaman nasıl davranacaklarını çabuk
öğrenirler. Bunun için de zaman zaman ebeveynin koyduğu kuralları
sınarlar ve onun sınırlarını öğrenmeye çalışırlar. Örneğin, bakkalda
huysuzluk yapan bir çocuğu sakinleştirmek için anne ona sakız, şeker
gibi şeyler alırsa, bir daha bakkala gittiğinde çocuk yine aynı biçimde
davranacaktır.Bunu önlemek için ebeveyn her zaman aynı biçimde
davranmalı ve kendi koyduğu kuralları çiğnememelidir.
Çocuk
huysuzlandığında onun duyguları da dikkate alınmalı ve onun neden öyle
davrandığını anlamaya çalışmalıdır. Eğer davranışın nedeni bulunursa
çözüm arkasından gelecektir. Ebeveyn onu anladığını çocuğa
söylemelidir. Örneğin, "Arkadaşın gittiği için üzülüyorsun, biliyorum,
ama yine de oyuncaklarını toplamalısın" gibi onu anladıklarını ifade
etmek oldukça yararlı olacaktır.Anne ve babalar da yaptığı hatalardan
ders almasını öğrenmelidir. Herhangi bir biçimde yanlış davrandıkları
zaman önce sakinleşmeli, gerekirse çocuktan özür dilenmeli, bundan
sonra nasıl davranacağını ona söylemelidir. Çocuğa doğru davranışları
öğretmek çocuk eğitiminde elbette ki çok önemlidir. Ancak, çocuk
kendini kontrol etmesini ebeveynlere ve diğer büyüklere bakarak daha
çok öğrenir. Onun için ebeveynlerin söyledikleri ile yaptıklarının
tutarlı olması zorunludur. Büyükler gibi (!) çocuklar da zaman zaman
bazı hatalar yaparlar. Önemli olan, bu yanlış davranışlardan yola
çıkarak, doğruların ona sevecen bir biçimde öğretilmesidir.
Çocuk eğitiminde tokatın yeri var mı?
Eskiden
ebeveynlerden tokat yemek çocuk terbiyesinin neredeyse ayrılmaz bir
parçasıydı. Bu yüzden, şimdiki erişkinler arasında tokat yemeyen birini
bulmak oldukça zordur. Günümüzde de özellikle kırsal kesimde ve büyük
şehirlerin varoşlarında çocuklar hala büyüklerinden tokat yemektedir.
Hatta okullarda bile zaman zaman öğretmenlerin dayağa başvurduğu
bilinen bir gerçektir. Peki bu "cennetten çıkma (!)" olduğu tabir
edilen dayağın çocuk eğitiminde yeri var mı? Amerikan Pediatri
Akademisi tokatın çocuk eğitiminde kullanılmaması gerektiğini, eğer
çocuğun cezalandırılması gerekiyorsa ona alternatif diğer yöntemlerin
kullanılmasını önermektedir. Dayak atmanın çocuk eğitiminde yeri
yoktur, çünkü: O an için işe yaramış görünse bile, çocuğun davranışını
değiştirmede aslında daha önce söz edilen bir sandalyede bekleme
cezasından daha etkili değildir.
Tokat atmak çocuğa sorumluluk
öğretmez, tersine onun daha da kızmasına ve hırçınlaşmasına neden olur.
Ebeveynlerin çoğu, daha sonradan tokat attıkları için pişmanlık
duymaktadırlar. Sürekli tokat yiyen çocukta zamanla bu yöntem de artık
işe yaramaz olacaktır. Tokat atmak, şiddetine bağlı olarak çocukta
ciddi fiziksel hasarlara neden olabilir. Sürekli dövülen çocuklarda
depresyon, alkol kullanımı, diğer çocuklara saldırganlık daha sık
görülür, hatta erişkin olduklarında kendi eş ve çocuklarını dövme ve
suç işleme oranları diğer kişilere göre daha fazla olmaktadır.
Yapılan
çalışmalar, dayak yiyen çocukların, erişkin olduklarında diğer kişileri
–onları sevseler bile- daha çok cezalandırma eğiliminde olduklarını
ortaya koymuştur. Onun için, hekimler olarak bizler, çocuk eğitimi
konusunda ebeveynlere doğru yolu göstermeli, sağlıklı bir nesil
yetiştirmek için her türlü şiddetten kaçınmaları gerektiğini onlara
olabildiğince öğretmeye çalışmalıyız. Son söz olarak, Dorothy Law
Nolte'un aşağıdaki satırları bu konuda söylenmesi gerekenleri çok güzel
bir biçimde dile getirmiyor mu?
Çocuk yaşadıklarından öğrenir...
Eğer bir çocuk eleştiriyle yaşarsa,kınamayı öğrenir.
Eğer bir çocuk düşmanlıkla yaşarsa, savaşmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk utançla yaşarsa, suçlu hissetmeyi öğrenir.
Eğer bir çocuk hoşgörü ile yaşarsa, sabırlı olmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk övgüyle yaşarsa, değer vermeyi öğrenir.
Eğer bir çocuk alayla yaşarsa, utanmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk adil yaşarsa, adaleti öğrenir.
Eğer bir çocuk güvenceyle yaşarsa, inanmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk dürüstlükle yaşarsa, doğruyu öğrenir.
Eğer bir çocuk yüreklendirmeyle yaşarsa, kendine güvenmeyi öğrenir.
Eğer bir çocuk arkadaşlıkla yaşarsa, dünyada sevgiyi bulmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk onaylamayla yaşarsa, kendinden hoşlanmayı öğrenir.
Dorothy Law Nolte
Hazırlayan: Doç. Dr. Sadi Akşit
Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediyatri Anabilim Dalı
30/11/2007 | Kategori: Ailem Var | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
ÇOCUKLAR VE ERGENLERDE KAYGI
Çocuk
psikiyatrları olarak sıklıkla okulda zorluklar yaşayan çocukları
değerlendirmeye çağrılırız. Değerlendirme okula gitmeyi reddetmekten
başlayarak, münferit notlar, zayıf sınav performansı, dikkat
problemleri ya da okuldan zevk almama durumlarına kadar devam eden
belirtileri içermektedir. Halk genel anlamda hiperaktivite ve
dikkatsizlik kavramlarına aşina olduğu için çocuğun yeteneği ile gerçek
performansı arasındaki uyumsuzluk ve yoğunlaşma problemi genellikle
anne-babaları ve öğretmenleri Dikkat eksikliği ve Hiperaktivite
Bozukluklarını düşündürmeye sevk ediyor.
Heyecan verici
gelişme, çocukların daha erken okul yıllarındayken bu tür
değerlendirmelere tabi tutulmasıdır. Değerlendirmeler süresince hiçbir
varsayım yapılmamaktadır. Psikiyatristin işi, düşük okul performansının
ve dikkatsizliğin her etiyolojisini ve katkı unsurlarını düşünmektir.
Çalışmamız aracılığıyla, düşük okul performansında kaygının başlıca
faktör ve etiyoloji olduğunu bulduk.
Çocuklukta kaygı pek çok
alanda problemlidir. Sosyal kaygı kolayca ‘çekingenlik’ dediğimiz
kavram ergenlerin ve çocukların ikili ilişkilerinde yaşattığı
problemlerden daha fazlasına sebep olmaktadır. Örneğin, kaygının
hafıza, bunun yanısıra odaklanma ve konsantrasyonu sağlama yeteneğini
düşürdüğü kanıtlanmıştır. Notlar düşmeye başladığında kendine saygıdan
daha fazla durum devreye girmektedir. Kaygı ezici seviyede olmaya
başlayınca kişi doğal olarak kaygı üretici uyarıcılardan kaçmaya
başlıyor. Örneğin; okula gitmeyi ya da sınava girmeyi reddetme gibi.
Okulu
reddetme gibi durumları incelediğimiz zaman çocukların ya da ergenlerin
sınıfta panik atak veya aşırı kaygı belirtileri gösterdiğini
gözlemledik. Okuldaki sıradan bir gün bile potansiyel olarak stres
içeren pek çok unsur taşır. İkili arkadaşlıklardan, okul servisine,
zamanın kısıtlı olduğu bir sınavdan, düşük notlara kadar çocuğun “kaç
ya da saldır” tepkisini vermesi için çok sebebi vardır. “Kaç ya da
saldır” güdüsü adrenalin sistemi tarafından kontrol edilir. Bu sistem
işlekken kişi stres ya da kaygı duyar. Okulda, bu kaygı tipik şekilde
şaşkınlık olarak görülebilir. Bu nedenle öğretmen çocuğun
dikkatsizliğini vurgulayan pek çok dönüt gönderebilir. Böylece veliler
ve öğretmen hiperaktivite ve dikkat eksikliği bozukluğundan
şüphelenebilirler.
Kaygı belirli yani ‘normal’ derecede
faydalıdır. Kişiyi tehlikeli bir durumdan kurtarmak veya sınava
çalışmak için motive edebilir. Çocuklar genelde duyduğu fazla kaygınn
mantıksız olduğunun farkındadırlar ama sınav gibi durumlarda
kaygılanmaktan kendilerini alamazlar. Çocuk sınava çok iyi hazırlanmış
bile olsa sınavda aşırı kaygı duymaya devam etmektedir. Çocuklardan
sürekli olarak “Ben bunu biliyordum!”gibi cümleler duyarız. Sınav panik
atak için bir uyarıcı halini alır. Panik atakta çocuk genelde yoğun bir
karanlık hissi duyar ve kendini hemen ölecekmiş gibi hisseder. Oldukça
basit bir alıştırma testi bile onun için tehdit oluşturan bir stres
kaynağı olabilir.
Bunların yanısıra kaygılı çocuklar yıkıcı
davranışlar gösterebilirler. Yıkıcı davranış çocuğun kaygı üretici
uyarıcılardan kaçmasına yardım eden tipik harekettir. Bu davranışlar
konuşma, sınıfta atlama-zıplama, ödevlerini unutma, kavga etme ve hatta
cisimleri kaçırmaya kadar giden aklı farklı yöne çekmeye çalışma
eylemlerini içerebilir.
Şiddetli kaygının okul performansını
düşürdüğünü ve davranış zorluklarına neden olduğunu bilmenin ailede
bazı çatışmalara yol açması şaşırtıcı değildir. Anne-babaların kurduğu
seviye ve belirlediği limitler her zaman sorgulanmalıdır. Davranışın
ardındaki kaçınma güdüsünü ve kaygıyı anlayamayan anne-babalar onların
beklentilerinin çocukların yıkıcı davranışlarını tetiklediğini fark
edemeyebilirler. Her iki şekilde de anne-babalar için destek ve eğitim
oldukça gereklidir. Ailede iletişim şeklini değiştirmek, aile
içerisindeki kırılmalar ve çatışmaların çözülmesine de katkı
sağlayacaktır. Kaygının depresif ruh haline ve öz saygının azalmasına
sebep olmasından dolayı çocuğa verilen destek oldukça kritik bir önem
taşır.
Çocuklarda ve ergenlerde bozuklukların tedavisinde
bireysellik ve çok açılı düşünme gereklidir. Tedavi ailenin,
öğretmenlerin ve çocuğun kendisinin eğitilmesini içerir. Okul temelli
terapiler, destekleyici ve bilişsel davranış terapileri kullanılabilir.
Sonuç olarak, ilaçla tedavi de kaygı bozukluklarında tedavi
olarak önemlidir. Bazı durumlarda kaygı o kadar şiddetli bir hale gelir
ki bu tür tedaviler gerekli olabilir. (Kaynak: Dönüşüm Konağı)
Yazar: Debra Clough Stokan
Çeviri: Şule Can
OKUL PROBLEMLERİ
Bilgi Kategori:13 ile 19 yaş arası
Ergenlik
döneminde okul korkusu, okuldan kaçma, başarısızlık, öğrenme güçlüğü ve
bazen de süregen hastalık sonuçları gibi okulla ilgili problemler
çıkar. Bu problemler karşı çıkma, tuhaf davranışlar, uyuşturucu
kullanımı, cinsel istismar, depresyon, endişe artışı veya alkol
kullanımının sonucu da olabilir. Okul korkusu (fobi) okula
gitmektenduyulan devamlı ve akıldışı bir korkudur. Çocuk okula
gitmekten çok evden ayrılmaktan korkmaktadır. BU durum en çok okula
yeni başlayanlarda görülür. Daha az olarak bu ortaokula, liseye veya
yabancı bir okula giderken ortaya çıkar. Okul korkusu tedaviye cevap
verir. Kaçma durumunda çocuk evi terketmekten, okula gitmekten korkmaz
ancak okula devam etmek istemez. Ara sıra ders kırmayla başlayan kaçma
uzun süreli devamsızlıklara varabilir. Ana babanın beklentilerinin çok
fazla veya az olması, aile sorunları veya okuldan kaçmak için yapılan
arkadaş baskısı nedeniyle ortaya çıkabilir. Kaçaklar genellikle yalnız
okulda değil evde ve heryerde sorun yaratan isyankar çocuklardır. Bazen
okul, ev ve bir sağlık personeli işbirliğiyle davranış tarzlarının
üzerinde duran bir eğitim planı uygulanması kaçaklığı düzeltebilir.
Bireyin ve ailenin psikoterapi görmesi de yardımcı olabilir. Eğer çocuk
hälä okula devam etmiyorsa bir başka eğitim seçeneği işe yarayabilir.
Çalışma hayatına hazırlayan kısa dönemli kurslar bu yöntemlerden
biridir. Okuldaki başarısızlık kaçma nedeniyle olabilir. Eğer çocuğunuz
okula devam etmiyorsa sınıfta neler olup bittiğinden haberdar
olamayacaktır. Bazı okullar belirli süre devamsızlığı olan öğrenciyi
otomatik olarak sınıfta bırakma politikası güderler. Çocuklar için okul
başarısızlığı pek çok sorunu birlikte getirir. Orta öğrenimde okuldan
kaçanları sıkıntılı bir gelecek bekler, bu açıdan okul başarısızhğnı
engeüemek önemlidir. Başarısızlık yainızca akademik yeteneksizlikten
değil arkadaşlardan veya davranışlardan da kaynaklanabilir. Örneğin
kendisini descekleyecek bir arkadaş çevresi olmadan genç bir ergenin
aileden ayrılması bir sosyal boşluk doğurup okulda sorunlara yol
açacaktır. Dahası yetersiz başarı, çok fazla şey isteyen bir
öğretmenden veya okuldan ya da anababadan kaynaklanabilmektedir. Ayrıca
sorun öğrencinin kendi potansiyelini bilmemesi de olabilir. Bunun
öğrenme veya çalışma yetersizliğinden doğması şart değildir. Dğrenme
kusurları ve dikkat dağınıklığı ergenık yaşlarındakilerde zekalarıyla
bir ilişkisi olnadan okulda düşük ortalama tutturmalarına neden
olabilir. Işitme ve görme bozukluklarının teşhis edilememesi de
okuldaki öğrenmeyi etkileyebilir Eğer çocuğunuzda çocuklukta ve
ergenlikte devam eden astım veya kistik fıbroz gibi kronik bir hastalık
varsa akut hastalık dönemlerinje okula gidemeyip evde kalmıştır. Çok
sık olarak bu devamsızlıklar okuldaki başarısızlığın :emelini
oluşturmaktadırlar. Çocuğunuz kaçırıan derslere yetişebilmek için daha
fazla destek ve teşvige gereksinim duyar. Ana baba olarak önemsiz
fıziksel şikayetlerde okula devamsızlıga göz yummayın. Çocugunuzun
doktoru, öğretmeni ve okul hemşiresiyle işbirliği yaparak çocugunuzun
orta öğrenim döneminde başarılı olmasmı sağlayabilirsiniz.
30/11/2007 | Kategori: Ailem Var | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

Aşık Veysel (Şatıroğlu) 1894 (H. 1310) yılının Mayıs ayında Sivas’ın Şarkışla ilçesi’nin Sivrialan=Sivr’alan (Söbalan) köyünde dünyaya geldi. Anası Gülizar, O’nu koyun sağmaktan dönerken yolda doğurdu.
Veysel’in doğduğu Sivrialan köyü bir kısmı kayalık bir kısmı ağaçlık bir dağın vadisinde yer alıyordu. Köy kıraç, verimsiz topraklara sahipti. Köylüler karasabanla çift sürer, kağnı ile sap, saman getirir, bir çift öküzle döven koşarlardı çoğu kez. Yaşam zordu köyde… Tarım ve hayvancılığa dayalı üretim biçimi, kır tipi hayat tarzı Anadolu’nun pek çok yerinde olduğu gibi Sivrialan köyünde de hüküm sürüyordu… İşte bu koşullar içinde doğduğu köyünde yediyaşına kadar, koştu, oynadı, coştu, güldü Veysel… O yıl köyü kasıp kavuran çiçek salgınına Veysel’le birlikte iki kardeşi daha yakalandı. Kardeşlerden ikisi o yılların aman vermeyen hastalığına, köydeki pek çok çocuk gibi yenik düştüler ve öldüler… Veysel ise sol gözünü kaybetti salgında… Anası Gülizar, babası Ahmet Ağa üç çocukla kalmışlardı çaresiz…
Hem Veysel hem de ailesi kaderlerine razı oldular. Ama kötü kader, Veysel’in yakasını bırakmayacaktı besbelli… Rivayet o ki: Bir gün babası inek sağarken, Veysel babasının yanma gelir. Ters ve ani bir hareketinden ötürü orada duran öküzün boynuzu sağ gözüne girer Veysel’in. O gözü de hemen orada akar, kör olur.
Veysel’in ailesi, kendi halinde, geçimini zorlukla temin eden yoksul
bir köylü ailesiydi. O’nun tedavisi için ne maddi imkanları vardı, ne
de yol yordam
biliyorlardı. Babası Ahmet Ağa, Veysel’in bu talihsizliğine bir yandan
üzülüyor, bir taraftan da ona yardım etmeye çalışıyordu. Veysel’in köyü
Sivrialan, Emlek adı verilen, Türkmen köylerinden oluşan bir yörenin
içinde yer alıyordu. Emlek, aşıklarıyla ün salmış, pek çok aşık
yetiştirmiş bir yöreydi… Dolayısıyla Sivrialan’a da sık sık bu yörenin
aşıkları uğrar sohbetler, muhabbetler, cemler yapılırdı. Veysel
küçüklüğünden beri bu toplantılara katılır, yörenin aşıklarından
deyişler dinler, onlar hakkında bilgiler alırdı. Bu tür muhabbetlere
babası da meraklıydı. O da eski aşıkların deyişlerini söyler, bunlardan
zevk alırdı. Veysel’in de şiire, saza, söze merakım keşfeden Ahmet Ağa,
oğluna bir bağlama yaptırdı. Veysel, ilk saz derslerini kendi köyünün
usta sazcılarından Molla Hüseyin’den ve Çamşıhılı Ali Ağa’dan aldı. İlk
başlarda saz çalmakta ürkek davrandıysa da kısa zamanda kabuğunu kırdı.
Çalıştıkça sazını geliştirdi, dağarcığına yüzlerce eseri aldı. Pir
Sultan Abdal, Agahi, Sıtkı, Veli gibi usta aşıkların deyişlerini,
sazıyla köyünde yapılan toplantılarda seslendiriyordu.
Aradan çok zaman geçti; Veysel delikanlı olmuştu artık. Babası
Veysel’in evlenme çağının geldiğini düşünüyordu. Bu düşüncesini kısa
bir süre sonra hayata geçirdi ve akrabalarından Esma’yı Veysel’le
evlendirdi. Veysel seviyordu karısını, fakat bu sevgi kıskançlığı da
beraberinde getirdi. Ancak bu kıskançlık Esma’yı usandırmıştı. Sekiz
sene evli durmuştu Esma; artık bu duruma dayanamayacağını anlayınca
Hüseyin isimli bir delikanlı ile kaçtı. Esma Ana bu kaçış öyküsünü
Sivr’alan köyünden yetişen araştırmacı Gülağ Öz’e şu sözlerle anlatır:
“Veysel çok huysuzdu. Bana geçim vermez, kıskanır dururdu. Gönlümle
evlenmedim zaten. Onun huysuzluğu gereksiz kıskançlığı beni kendisinden
soğuttu. Hüseyin yakın komşumuzdu. Bize azap durdu, O’nunla anlaştık.
Zaman zaman birlikte buluşurduk. Veysel bunu sezinlemiş, hatta birkaç
kez beni uyarmıştı. Zamanla bizim
kaçacağımızı bile düşünmüş, umudunu kestiği de olmuş. Hüseyin’le
kaçtığımızda Bafra’ya ulaştık. Çeşmenin başında çoraplarımızı çıkartıp
serinlensin istedik. Çorabımın uçunda beni rahatsız eden bir şeyler
vardı. Elimi sokup baktığımda, bize bir ay yetecek kadar para çıktı.
Bunu Veysel koymuşta. Beni çok severdi. “Kaçarlarsa, perişan olmasın”
diyerek koyduğunu düşündüm hep”.
Bu olaydan sonra Veysel daha çok içine kapandı. O sıralar arkadaşı Kürt Kasım Veysel’i yalnız bırakmıyor ona can yoldaşı oluyordu. Kürt Kasım, bir gün Veysel’e kendi memleketi olan Zara’ya gitmeyi teklif etti. Veysel için ele geçmez bir fırsattı bu. Kürt Kasımla düştü yola Veysel. Köyünden bu ilk çıkışında farklı insanlarla, değişik bir iklimle karşılaştı. Kürt Kasım da Veysel gibi saz çalıyor, türkü söylüyordu. Birlikte çok muhabbetlere katıldılar.
Kürt Kasım Veysel’e can yoldaşı olmak, saz çalıp türkü söylemekle kalmadı; Onun ikinci evliliği için de aracı oldu. Bir süre sonra Zara’daki Yalıncak Baba Türbesinin işlerini yapan Gülizar Ana ile Veysel’i evlendirdi.
Veysel bu olayların ardından köyüne döndü ve yaşamına devam etti. O yıl anasını ve babasını ardı ardına kaybetti Veysel… Ardından çocukları oldu; hayatını onlara adadı. Yaşamına böylece sakin ve huzur içinde devam etti.. Ta ki 1931 yılı gelip çatıncaya kadar…
O yıllarda Ahmet Kutsi Tecer Sivas Maarif müdürüdür. Yakın
arkadaşlarıyla birlikte Halk Şairlerini Koruma Derneğî’ni
kurarlar(1931). Dernek üyeleri Sivas’ta bir “Halk Şairleri Bayramı”
düzenlemek fikrini kısa zamanda geliştirirler ve yaşama geçirirler.
Bayram süresince çalıp söyleyecek yerel müzikçileri ve aşıkları
toplamak başlı başıa bir sorundur. Zira o yıllarda yerli sanatçılar bu
günkü kadar rahatlıkla geniş kitleler önünde sanat uygulaması yapmaktan
çekinirler. Halk Şairleri Bayramını düzenleme komitesi Şarkışla’nın
Sivrialan Köyü’ne de uğrar; iyi çalıp söyleyenleri tespit edip bayrama
katılmalarını sağlamak için… Heyet Veysel’in evine geldiğinde Veysel
karısına evde olmadığını söyletir. Katılmak istemez. Aslında
çekinmektedir, hatta biraz da korkusu vardır. Zira devletin adamlarının
onu soruşturması, başına bir iş geleceği korkusunu uyandırır Veysel’de.
Ancak Tecer’in ısrarları karşısında dayanamaz ve bayrama katılır.
Veysel’i “aşık” yapacak, O’nu ilk önce kendi vilayetine, sonradan da tüm
yurda tanıtacak bu bayramı, folklor araştırmacısı ibrahim Aslanoğlu
hazırladığı bir kitapçıkta şöyle anlatmaktadır: “Bayram 5 Kasım 1931
günü başlamış, üç gün devam etmişti. 15 aşığın katıldığı söyleniyorsa
da bunların hepsi şair değildi. Çoğu sazcı ve hikayeci idi.
Hatırlayabildiklerim şunlardır: Aşık Veysel, Revani Suzani, Aşık
Süleyman, Karslı Mehmet, Hikayeci Ali Dayı, Aşık Müştak, Yarım Ali,
Talibi, Yusuf, San’ati, Aşık Ali. Bunların içinde şair olarak Süleyman,
Talibi, Revani, Suzani ve San’ati vardı. Veysel henüz şiir söylemeye
başlamamıştı. Hepsi de o zamana göre tanınmamış kimselerdi”.
İşte bu bayramla aşıklık mesleğinin kapılarım aralayan Veysel’in kısa zamanda dili çözülür, çalıp-söylemeye başlar. Üzerine yüklenen (ya da isteğiyle yüklendiği) misyonu yerine getirmek için yaşamının son dönemlerine kadar çabalar durur. Yüzlerce şiir söyler, onlarca plak doldurur, eğitmenlik (belletmenlik) yapar… Hakkında kitaplar, makaleler yazılır. Adından ve sanatından -yaşarken ve öldükten- sonra bu kadar söz ettirebilen, bu denli ünlenmiş bir başka aşık var mıdır bilemiyorum. Her ne olursa olsun doğanın o en acımasız kuralı, Veysel için de geçerlidir elbette… Yalnız bu kural bazen acı çektirerek, yatağa düşürerek işler, işte Veysel de böyle bir dertle yatağa düşmüştür. Onulmaz derdinin adı akciğer kanseridir… Derdinin çaresizliğini kendisi de bildiğinden son günlerini köyünde geçirmek ister. 1930′larda “Sivr’alanlı Kör Veysel” olarak köyünden dışarıya -her yıl biraz daha genişleyen halkalar halinde- açılan “aşık”, 21 Mart 1973 günü Aşık Veysel Şatıroğlu olarak yaşamım yitirir. Veysel, 22 Mart günü sadık yari olan kara toprakla buluşmuştur.
Aşık Veysel’in Yaşadığı Çevre ve Yetişme Koşulları
Aşık Veysel’in yaşam öyküsünde de belirtildiği gibi Sivas (Şarkışla) ve çevresi zorlu doğa koşullarına sahiptir. 19. yüzyılın sonlarıyla 20. yüzyılın başlarında bu çevrede var olan sosyal yapıyı da hesaba katacak olursak, Aşık Veysel’in yaşadığı (en azından 40 yaşına kadar) yılların Şarkışla’sı çeşitli zorluklarla doludur. Yol, ulaşım için araç, iletişim araçları, elektrik vs. o yıllarda bugünkü kadar rahat ulaşılabilen hizmetler değildir. Hele Sivrialan köyünde bunları bulmak imkansızdır…
İçe kapanık üretim ve tüketim ilişkilerinin bitmek tükenmek bilmeyen kısır bir
döngü içinde sönüp gittiği dönemlerdir o yıllar. Bu da yetmiyormuş gibi
yoksulluk, kıtlık, savaş ülkeyi kırıp geçirmektedir. Veysel’in gençliği, 1. Dünya
Savaşı yıllarına rastlar. Elbette gözünden ötürü askere alınmaz ama tüm
Anadolu gibi o da savaşın sıkıntısını, zorluklarını büyük ölçüde çeker…
Aşık Veysel’in köyü Alevi-Bektaşi inanç ve kültürüne mensup bir Türkmen
köyüdür. Özellikle kış aylarında Aleviliğin gereği olarak Ayin-i cemler yapılır.
Dedeler gelir, muhabbet edilir; köylünün görgüsü yapılır… Bu
toplantılarda, mistik bir evrene yolculuk yapıldığı gibi, toplantının
bir kısmında da dünya işlerine değinilir. Mürşitler, dedeler konuşur;
talipler dinler. Pek çoğu tasavvuf
terimleriyle dolu olan deyişler okunur, zakirler sazlarıyla söze eşlik
ederler. Küçük çocuklar ve gençler bu toplantıların bazı kısımlanna
katılarak büyüklerin söylediklerini dinlerler. Gelenek bu yolla
aktarılır. Onlar da ileride toplantının asıl üyesi olmak için çaba sarf
ederler.
Cemlerde çalınıp söylenen deyişler, duvazlar, semahlar zaman zaman didaktik
bir üslupla söylense bile ve çoğu kez insanı duygusal bir dünyaya
götüren coşkulu eserlerdir. Toplantının ilerleyen saatlerinde lokmalar
yenir sonrasında da kadınlı-erkekli hep birlikte semahlar dönülür.
Alevi-Bektaşi inanç ve kültürünün bir gereği olarak kadın da yaşamın
içinde aktif rol alır. Bu toplantılar yılın belirli aylarında (bilhassa
kışın) yapılır.
Veysel’in mensubu olduğu toplum, dolayısıyla yaşadığı köy her yıl bu türden
toplantılara sahne olur. Sivrialan’ın da içinde bulunduğu bu bölgeden (Emlek
Yöresi) yetişen ünlü aşıklar vardır. Kemler, Aşık Veli, Aşık Hüseyin, Agahi,
Ali İzzet Özkan, Devrani, Talibi, Veyseli (19. yüzyıl aşıklarından), Kul
Sabri bu yörenin aşıklarından yalnızca birkaçıdır. Veysel bu aşıkların bazılarıyla
tanışır; onlarla arkadaşlık yapar. Bir kısmını tanıma fırsatı bulamaz ama, onların da deyişlerini dinler, sözleriyle pişer.
Daha sonra da ele alacağımız gibi Veysel’in aşık olarak tanınmasında hatta aşıklık yapmasındaki temel neden, hiç kuşkusuz ilk başta dışarıdan gelen istek ve o zamanki uygun koşullardır; bununla birlikte o’nun duygu dünyasını besleyen, geleneksel kültürünü aldığı bu çevreyi de gözardı etmemek gerekir.
Aşıklık Geleneği ve Aşık Veysel
Anadolu’nun dört bir tarafında karşımıza çıkan ellerinde sazı dillerinde sözü kendilerinîn veya başkalarının deyişlerini çalan ve söyleyen aşıklar, geçmişte olduğu gibi günümüzde de yüklendikleri veya üzerlerine yüklenen misyonu yerine getirmeye çalışan yerli bir sanatçı tipidir. Eski çağlarda hekimlik, büyücülük, müzisyenlik, din adamlığı vs. görevleri yüklenen bu kimlikteki insanların çağlar ilerledikçe toplum içinde üstlendikleri rol de değişmiş, 15. ve 16. yüzyıllardan sonra özel bir aşık tipi Anadolu coğrafyasındaki yerini alarak işlevini sürdürmüştür. Kendi içinde çeşitli teknik ve tavır özellikleri geliştiren aşık edebiyatının ve aşık müziğinin estetik bakımdan gelişmesi de bu dönemde olmuştur. 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarından itibaren dünyadaki değişen yaşam koşulları, iletişim, insan ilişkileri ve ülke İiişkileriyle birlikte aşıkların da toplumsal rollerinde dolayısıyla işlevlerinde yer yer değişiklikler görülmüştür. 20. yüzyılın başlarından itibaren Anadolu coğrafyası üzerinde yaşayan Türkmen aşık tipinin gezginci yanı kısmen azalmış, değişen sosyal, siyasal ve kültürel olaylar üzerindeki etkisi ve duyarlılığı ise artmıştır.
1900′lü yılların ilk çeyreğinde Anadolu toprakları üzerinde cereyan eden olaylar
ve bu olayların sonucunda karşı karşıya kalınan siyasal durumun Cumhuriyet
rejimini doğurması, ulusal kimlik hareketlerinde en önemli taşıyıcı ve
tamamlayıcı unsur olan aşıkların bu rejime büyük ilgi duymaları
sonucunu getirmiştir. Osmanlı imparatorluğu döneminde -zaman zaman
tekke kültürü içerisinde yer almış olsalar ve büyük şehirlerin çeşitli
muhitlerinde ve asker ocaklarında farklı bir görünüm sergileseler dahi-
köylü kültürünün bir parçası olarak görülen aşıklar, Cumhuriyetin
kendileri için bir çıkış yolu olacağım kısa zamanda fark etmişlerdir.
“Köylü memleketin efendisidir” sözünden güç alarak, kentli olma,
medeniyetle bütünleşme yolunda kısa zamanda büyük atılımlar yapılacağı
ümidi, aşıklarda sürekli var olmuştur. Bu bakımdan yönetimin onlara
verdiği/yüklediği görevleri yine toplum adına kullanarak yeni rejimi
desteklemekten geri durmamışlardır.
Cumhuriyet bir noktada sosyal değişim ve dönüşüm projesini sembolize
ettiğinden bu değişimin temel parametreleri aşıkları da etkilemiştir. Aşıkların
dünyaya bakışları, yaşamı sorgulayış biçimleri, ülke sorunlarım irdeleme
yöntemleri bu dönüşümün içerisinde yeniden ele alınmış ve aşıklar bu
dönüşümden iki taraflı etkilenen kısım içerisinde yer almışlardır: Aşıklar hem
halka yeni yönetimin faaliyetlerini anlatarak daha fazla sevilmesini sağlıyorlar,
hem halkın sorunlarım yönetime ileterek tanıyıp tanıtma ortamım
oluşturmuşlar, hem de kendi iç dünyalarındaki değişimi yaşamaya
çalışmışlardır. Artık ayağı çarıklı değil iskarpinli; yelekli değil
kravatlı; kasketli değil fötrlü aşık tipiyle karşı karşıyadır köylüler
ve ülke insanı…
Bu genel değerlendirmenin daha pek çok sosyal olguya indirgenmesi mümkünse
de biz burada daha fazla ayrıntıya girmeden yukarıda ele almaya çalıştığımız bu
dönem ve bu dönemin yetiştirdiği aşık tipinin belirgin siması Aşık Veysel’e
getirmek istiyoruz sözü. İşte Aşık Veysel böylesi bir dönemde bir kısım fikir ve
sanat adamının “halkçı” görüşleri doğrultusunda Anadolu’yu anlama gayretleri
sırasında keşfedilmiş “özel” bir aşıktır. Daha önce de sözünü ettiğimiz Halk
Şairlerini Koruma Derneği’nin 1931 yılında Sivas’ta düzenlediği Aşıklar
Bayramı, düzenleyenler bakımından Veysel’in keşfedildiği bir
organizasyon, Veysel bakımından ise dışa açılmanın bir vesilesi
olacaktır. Bu Veysel için öylesine önemli bir olaydır ki, o güne değin
elinde sazı yöresinin türkülerini ve eski aşıkların deyişlerini
söyleyen yerel sanatçı tipinden çıkıp, “aşık” kimliğine geçişin
sürecini belirlemektedir. Veysel’i aşık yapan elbette ki tek başına
Aşıklar Bayramı değildir. Bu organizasyon yalnızca bir vesiledir. Aşık
Veysel’in iç çelişkileri, yaşama dair beklentileri, daha önce yaşadığı
dramatik olaylar, O’nun duygu dünyasını geliştirmiş, belki de o güne
gelene kadar olgunlaşmasını sağlamıştır.
Bizim burada kastettiğimiz aşık, kendi deyişlerini (şiirlerini)
yazan veya söyleyen yerli halk sanatçısı tipidir. Zira Anadolu’nun
çeşitli yerlerinde aşık diye anılan
-Veysel’in daha önce yaptığı gibi- yöresindeki eski ve yeni aşıkların
deyişlerini seslendiren, halk türkülerini çalan ve okuyan kişiler de
vardır. Anadolu yarımadasında karşımıza çıkan aşıkların bazı
özellikleri Veysel’de yoktur. Örneğin Veysel “atışma” yapmaz, “muamma”
çözmez, “leb-değmez” söylemez, gördüğü rüya sonucunda pir elinden dolu
içip dili çözülmemiştir… Ancak aşık tipinin en temel iki özelliğini
eksiksiz uygular: Kendisinin veya başkalarının
deyişlerini sazı eşliğinde çalar ve okur.
Bildiğimiz kadarıyla Aşık Veysel bir tekke eğitimi de almamıştır.
Küçük yaşlarında ona saz öğreten ustasından başka, aşıklık mesleğini
öğrendiği bir ustası da yoktur. O Anadolu’nun ortasındaki bir köyde,
kendi sosyal çevresinin oluşturduğu şartlar ve iç dünyasının
yönlendirmesiyle yetişmiş bir köylü aşıktır.
Şiirlerinde köy ve çevresinin sosyal yapışma ilişkin örneklere bolca
yer verir. Bunu biraz daha ileri götürerek yurt genelindeki çoğu olayda
köyü ve köylüyü temel alarak fikir beyan eder. Ancak -daha sonraki
bölümde bu konuya değineceğimiz gibi- tüm bu olayları işleyen/içeren
şiirlerinde, yöneten ve yönetilen arasındaki çelişkiye dair eleştirel
bir yön bulmak çok zordur. Çünkü dönemin entellektüelleriyle ve devlet
erkanıyla, dolayısıyla rejimle ve onun ideolojisiyle sıkı ilişkileri
vardır Veysel’in. Tüm bu yönleriyle onu “modern bir aşık” olarak
tanımlayanlara karşın, bir gerçek vardır ki, o da, teknik bakımdan Aşık
Veysel geleneksel yapıya sıkı sıkıya bağlı bir kişidir. Aşık şiiri
geleneğin tüm şekil özellikleri Veysel’in şiirlerinde görülür. Veysel
şiirlerinde hece veznini ve bu
veznin 8′li ve 11′li kalıplarım kullanır. Yerli ağız, O’nun deyişlerinde bütünüyle
yer almaktadır. Anlatım tekniği geleneksel çizgiden zaman zaman
ayrılıyor hissini uyandırsa da hiçbir zaman geleneğin dışına
çıkmamıştır. İşte tüm bu unsurları bir bütün halinde ele aldığımızda,
Veysel geleneksel bir aşık tipini yansıtır bizlere. Hemen belirtmekte
yarar vardır ki şeklen geleneksel çizgisini
sürdürmektedir (ya da kopamamaktadır bundan) fakat gelenekçi bir aşık
değildir o. Geleneklerin kendi toplumunu nasıl yüzyıllar boyu esir
ettiğini şiirlerinde sıklıkla dile getirir. Kendi bildiklerini (veya
doğru bildiklerini) anlatmak ve bir ölçüde de geçimini temin etmek için
düşer yollara. Köyden köye, şehirden şehire dolaşır durur memleketi…
Önceleri yanında İbrahim adlı bir arkadaşı vardır;
1940′a kadar onunla gezerler. Daha sonra köylüsü Küçük Veysel (Erkılıç) adlı
bir genç arkadaşı ile dolaşırlar yurdu. Küçük Veysel o’nun hem can yoldaşıdır
hem de meslek arkadaşıdır. Her gittikleri yerde birlikte çalar
çağırırlar. Fikirleri de uyar birbirlerine, sesleri de… Küçük Veysel
yaşama genç yaşında veda edince Veysel yalnız kalır. Son zamanlarına
kadar o’na yolculuklarda eşlik eden oğlu Ahmet Şatıroğlu olmuştur.
Veysel’in gözlerinin görmemesi de o’nu gelenek içinde ayrı bir yerde
değerlendirmemizi zorunlu kılmaktadır. Bizde, gözleri görmeyen
aşıkların gelenek içinde nasıl bir yer oluşturduklarım inceleyen bir
araştırmanın varlığından haberdar değiliz. Fakat amaların sanat
yetenekleri konusunda ileri olduklarım, iç dünyalarındaki coşkuların
geleneksel kalıplarla birleştiğinde ne kadar başarılı bir halk
sanatçısı tipinin ortaya çıktığım da biliyoruz. Bu konu da Mahmut Ragib
Gazimihal’in “Kör Halk Şairleri” başlıklı yazısından bir kesiti buraya
almanın yararlı olacağı kanısındayız:
“Halk sazcılığında körlerin her çağda terdhan tanınıp faaliyet gösterdiklerine dikkat edenler, keyfiyeti sadece pratik sebeplerle izaha kalkışabilirler: Mesela tesettürlü kadınlarının düğün dernek toplantılarında kör sazendeler erkek de olsalar iş görebildikleri için aranıyorlar diyebilirler(…) Bu türlüden inhisarlar, Avrupalı kör musiki virtüozlarının deşifre ederek takımda çalamamak yüzünden solist yoluyla yetinmelerine benzer. Fakat usta bir kör divan aşığı çalgıcılık zümresiyle bir tutulamazdı. Onun hafızası kütüphane gibi, sazı vecit gibi, kendisi safiyetiyle ruhen melek gibi olur. Sazı onun için her şeydir: Arkadaş, eş, teselli, ümit, ifade-i aşk… Dinleyicilerin karşısındayken herkesi susturan, gönüllere hükmeden, kendini herkesin üstünde hisseden saygıdeğer bir sihirbaz olur. Gördüğü işin ilahi derinliğine kendi nezahatına inandığı kuvvette güvenir. Bizler böylesine üstünlüğün neslimizdeki eşsiz timsalini! Aşık Veysel’in sanatında görüyor, saygıyla karşılıyoruz”.
Aşık Veysel’in aşıklık geleneği içinde önemli bir yer oluşturan “Alevi aşıklar”
arasında da özel bir konumu vardır. Alevi kültürü içinde yetişmiş olması o’nun
duygu dünyasını hiç kuşku yok ki direkt etkilemiştir. Ancak o, ne Aleviliğini ne
de Aleviliği -birkaç örnek hariç- deyişlerinde işlememiştir. Bunu kendisinin o
dönemin koşullarında “ayrılıkçı” değil “birleştirici” bir kimlik taşıma
misyonuna bağlamak mümkündür. Albüme alınan eserlerde de görüleceği
gibi Alevi kültürünün “Mersiye” (Kerbela için), “Semah” gibi
türlerindeki bazı örneklerini -usta malı eserler olsa da-
seslendirmiştir. Ancak Alevi-Bektaşi edebiyatının en karakteristik
temalarından olan “Duvaz-İmam”, “Kerbela mersiyesi”, “Hz. Ali Natı”,
“Miraçlama”, vs. türlere örnekler vermediğini -bu türden şiirleri varsa
da- en azından bunların yayımlanmadığını biliyoruz.
Aşık Veysel’in aşıklık geleneği içindeki konumunu yukarıda kısaca ele almaya
çalıştıktan sonra, şimdi de aşıklığı üzerinde yapılan tartışmalara ve görüşlere
kısaca değinelim: Hemen belirtmekte yarar vardır ki bunlar daha çok Veysel’in
ölümünden sonra ortaya çıkan, bilimsel bir üslup ve yöntem izlemekten ziyade,
duygusal ve ideolojik yanı ağır basan yazılardır ve bu perspektifle
değerlendirilmelidir. Bu yazılardan ilki folklorcu Cahit Öztelli’ye aittir. Öztelli
şöyle diyor yazısında: “…bir sanatçıda her şeyden önce sanat gücüne
bakılır. Değeri ona göre biçilir. Konuları ne olursa olsun, söyleyiş
biçimine, diline, sazına güzelliği getirişine bakılır. Bu bakımdan
Veysel’e güçlü ozandır demeye hak kazandıracak yanı çok azdır(…) Onun
dostlarına bu yargılar belki acı gelecektir, ama ne yapalım ki gerçek
budur. Veysel çok şişirilmiş bir balondu.”.
Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş ise şöyle demektedir: “…aşık geleneğinin son ve
büyük temsilcisi ise Aşık Veysel’dir. (…) Aşık Veysel’in bir büyük tarafı da aşırı
cereyanlara kapılmamasıdır. Bazı aşık geçinen kimseler saz ve sözlerini
sosyalizmin, marksizmin emrine vermişler ve yok olup gitmişlerdir. O
saz ve sözünün haysiyetini korumasını bilmiştir. Bir zümrenin değil,
milletin şairi olması bu sebepledir. Veysel milletin ve vatanın
bütünlüğüne inanan, bunu dile getiren aşıktır. Devrimizin en büyük
“aşık”ı olarak edebiyat tarihimizde mümtaz bir yer alacaktır.”.
Doğan Hızlan ise şu sözlerle betimliyor Aşık Veysel’i: “Halk şiiri geleneğinin son
temsildsi Aşık Veysel öleli dört yıl oldu. Aradan geçen dört yıl şu
değerlendirmeye götürüyor bizi. Aşık Veysel’den sonra halk şiiri
geleneği noktalandı.”.
Tuncelili Aşık Zamani ise Veysel’in ölümünden sonra yapılan heykelinin açılışında şu deyişi söylemiş;
Çok dokundu mızrap ile tellere
Bozuk perdeleri görmedi Veysel
Ağıt yaktı bülbül ile güllere
Dikene elini sürmedi Veysel
Ağlayıp sızladı derdini döktü
Vurdular basma, boynunu büktü
Çobandı ağanın koy’nunu güttü
Ver benim hakkımı demedi Veysel
Balta sapı için çattı hırsıza
Dür, demedi sömürücü arsıza
Vatandaş muhtaçken ekmeye, tuza
Bunun nedenini sormadı Veysel
Der Zamani, Veysel büyük ozandı
Halkın değil, kendi derdin yazandı
Sözü hançer iken kaçıp saklandı
Zalimin basma vurmadı Veysel
Bu türden yazılan ve söylenenlerin sayışı daha da arttırılabilir. Görülen odur ki
bu yazılanların/söylenenlerin tümü acele ile kaleme alınmış duygusal ve popüler
yazılardır. Hiçbir bilimsel analiz yapılamadan 1970′li yılların “tozu dumanı”
içerisinde heyecanla yazılmışlardır.
İlginç yan şudur ki bu türden fikirleri bu gün dahi dile getiren kişiler vardır. Bu
tür yazıların içinde doğruluk payı yok değildir. Elbette Aşık Veysel fenomeninin
tüm yönleri sosyal, siyasal, edebi, müzikolojik vs. analizler yapıldığında ve
bütüncül olarak ele alındığında anlaşılabilecektir. Böylelikle geleneğin içindeki
Aşık Veysel’in sanatsal ideolojik, felsefi yönleri daha rahat ortaya konulmuş
olacaktır.
29/11/2007 | Kategori: Ailem Var | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

Burada legolardan mancınık nasıl yapılr onu anlatıyor, daha doğrusu gösteriyor. Çocukların hayal gücü nasılda çalışıyor.Ayrıca size başka türlü nasıl yapılabileceği hakkında bir fikir vereceğini düşündüğüm linki vereyim.Buradan
29/11/2007 | Kategori: Ailem Var | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı